Şahinin Gönlünden Doğan Serçe: Enver Paşa ve Naciye Sultan

Bu gönderiyi okumak için gereken tahmini süre 8 dakikadır.

Bir şahinin en zarif ve korkusuz bir aşkla yüreğinden bir serçe doğurup bir saray kızına armağan etmesi hikâyesi… Vuslatı az, özlemi çok bir sevda… Enver Paşa ve Naciye Sultan’ın aşkı…

Belki birçoğunuzun bildiği bu öyküyle bendeniz henüz tanışma fırsatına müşerref oldum. Arı İnan’ın Enver Paşanın Özel Mektupları isimli eseri öyle hesapsız düştü önüme. Kardeşi Kâmil Bey ve eşi Naciye Sultan ile yazışmalarının Latin alfabesine çevrilmiş hali olan bu eser pek bir sardı beni, elimden bırakamadım. Önceleri kardeşi ile sohbetlerinde filtresiz ve sansürsüz şekilde Enver Paşa ile muhabbet ediyormuş hissi çok hoşuma gitmiş olacak. Ancak Naciye Sultan ile mektuplara başlayınca bir şey oldu bana. Derinden bir yerlerden sarstı bu serüven beni. Adını koyamadığım bir his karmaşasına sürükledi. Böyle, ne düşündüğümü bilmediğim bulanıklıkları deşifre etmek için kâğıdı kalemi alıp yazmak huyum vardır. Kelimelere dökülünce şifreler açılır ve duygu düğümleri bir mesaja varır. İşte bu yazıyı kaleme alma isteği, daha doğrusu zorunluluğu böyle hâsıl oldu. Sağ olsun Muhakeme editoryası da yazıyı yayımlamayı kabul etti ve benim için de bir an evvel tamamlamaya bir mecburiyet doğmuş oldu.

Ancak başlamadan itiraf etmeliyim ki iki kardeşin görüşmeleri, doğası gereği pek özel olmasa da eşlerin mektuplarını okumak yer yer bir vicdan azabı çektirdi bana. Bir büyüğünün en mahremini izinsizce okuyor olmak rahatsız etse de gönlümü; bu aşk hikâyesinin cezbesi, yükünden ağır bastı da okumaya devam ettim. İnşa’allah ahirette hem Enver Paşa hem Naciye Sultan’dan rızalığımı alırım, kaygım yok.

Şimdi hazırsanız bu oldukça şahsi deşifre yolculuğuna beraber çıkıyoruz.

Enver Paşa ve Saray bülbülü Naciye Sultan’ın birbirlerini görmeden evlenip mektuplarla tanıştığı, aşk ile tutuşup işte bu güne varan hikâyesi 1909’da çiftin nişanlanması ile başlıyor. Öncesinde Sultan Abdülhamid’in oğlu Abdürrahim Efendi ile nişanlı olan Naciye Sultan’a, babasının bu nişanın bozulmasını istemesi üzerine yeni taliplerinin resimleri gösterilerek beğendiği zevci seçmesi söyleniyor. Bu talipler arasında saraydan kız almaya iki kere niyetlenmiş ancak teklifi Sultan Abdülhamid tarafından iki kez reddedilmiş Enver Paşa da var. Naciye Sultan taliplilerin arasında rütbece üstün kimseler de olmasına rağmen sermayesi yiğitlik ve vatanseverliği olan Enver Paşa’yı seçiyor ve ikisinin de tahmin edemeyeceği büyüklükteki bu aşk işte böyle başlıyor.

1911 senesinde henüz birbirlerini görmemiş çift, vekâlet vesilesiyle evleniyorlar. Bu sırada Enver Paşa Berlin’de, Naciye Sultan İstanbul’da bulunuyor.

Enver Paşa başlarken bir mantık izdivacı olarak planladığı aşikâr olan bu ilişkide, daha ilk başta -“seçilmiş” olmaktan kaynaklanıyor olsa gerek- büyük bir şevke kapılıveriyor. Kaleme aldığı ilk mektubuna “Sultanım, Ruhum” diye başlıyor:

Sultanım, Ruhum,

Uzun düşüncelerden sonra nihayet ilk mektubumu yazmaya başlıyorum.

Bu ilk sözlerimi zât-ı ismetpenâhîlerine tevcih ederken kalbim sebebini anlayamadığım bir takım hislerin tesiri altında titriyor.

Simâ-i pakınızı henüz görmek şerefine mazhâr olamadım, fakat görmeden, duymadan kalben hasul ettiğim merbutiyyet o kadar büyük o kadar saf ki… bundan böyle tüm düşüncem, hayatımı vakfa azmettiğim zat-ı ismetpenahlerinin husûl ve devam-ı saadetini çalışmaktır…”

İşte bu mektupla beraber bir sandık açılıyor.

Dışarıda korkusuz, çetin bir şahin olan Enver Paşa; Naciye Sultan’a karşı bir serçeye dönüşüveriyor. Öyle zarif, öyle samimi, öyle kırılgan, öyle mert.

Evlendikten kısa süre sonra Naciye Sultan’ın önceden nişanlı olduğunu öğrenen Enver Paşa ilk zor imtihanını orada veriyor. Kalbi tahmininden de hızlı tutuşmuş, üstelik Naciye Sultan’a bu hisleri açmaktan geri çekilmemişken, şimdi eski nişanlının kuşkusu kemiriyor içini. Tüm cesaretini toplayıp soruyor mektubunda:

Sıkılmadan söyleyiniz. Birbirimize nikahlandıktan sonra, sizi evvelce sevdiğiniz birinin istediğini ve onu küçüklüğünüzden beri tanıdığınızı söylediler.

Öğrenmek istediğim şey bu zat kim ise cidden sevdiniz mi, onunla teehhülü isterken sizi bendenizi kabule icbar mı ettiler? Ve hala onu seviyor musunuz?

İki sözle hissiyatınızı anlatın, bu kâfidir.

Sizi seviyorum; fakat emin olunuz o adamı seviyor da bendenize onu tercih ediyorsanız, her şeyi fedaya hazırım siz mesûd, bahtiyar olunuz da bu uğurda dediğim gibi ise de kıymetli olan sizi bile unutmaya razıyım.

Bana hakikati yazınız… Ruhum, size bu satırları yazmak istemiyordum. Çünkü sizi kaybetme korkusu benim için çok müthiştir. Fakat bilahire sizi bahtiyar edemeyerek, mütemadiyyen sürekli ağlatmaktan ise her şeyi yapmayı göze aldım.

İşte kırılgan; dışarıda kendine güvenen o dik duruş, nasıl da bu meselede mahzunlaşıyor. Ve ama işte öyle mert; cesaretini toplayıp yine de o soruyu soruyor. Ve sonrasında Naciye Hanım’ın eski nişanlısı ile bir bağının olmadığını, kendisini seçtiğini duyması ile feraha varıyor.

Tam üç yıl birbirini hiç görmeden mektuplarla tanışıyor, âşık oluyor, naz edip geri barışıyor kumrular.

İlk iki sene, Enver Paşa savaşta ölür ise kızları biri ile görüşmüş olmasın diye Naciye Sultan’ın annesi resmini dahi eşine mektupla yollamasına izin vermiyor Naciye Sultan’ın.

Enver Paşa bir boşluğa, sesini dahi duymadığı, harflerden ibaret bir kadına âşık oluyor. Hayatında sarayın dışını görmemiş Naciye ise bilmediği topraklarda doludizgin at koşan bir adam için yüreği parçalanırken buluyor kendini. Öyle içli, öyle derin, öyle güzel yazıyorlar ki duygularını birbirlerine; gözle değil, dokunmakla değil, yalnızca sevgi bağıyla kurulan bu rabıta ağzını açık bırakıyor insanın.

Eşinden ayrı olma ihtimalini seçimini ilk yaparken kabul etmiş Naciye Sultan. Enver Paşa ile beraber olmanın ne demek olduğunu bilmiş ve buna rağmen atmış ilk adımını. Her mektuplarında özlemlerini dile getirseler de “zararı yok, sizin için çektiğim helecana razı olmayacak kadar gönlüm zayıf değildir” diyor Naciye Hanım. “Bu yolu bilerek seçtim, hasret de bu sevdaya dâhil” diyor.

Sonunda Enver Paşa’nın Naciye Sultan’ın da artık bir resim göndermesi ısrarı üzerine bir gün mektup zarfından bir tutam saç çıkıyor. Heyecandan önce ne yapacağını bilmeyen Enver Paşa saatlerce sahibinin yüzünü bilmediği bu saçları öpüp kokluyor.

Biliyor musunuz saçınızı nereye sakladım? Kolumda taşımakta olduğum ayet-i kerime yazılı gümüş mahfazaya koydum. Artık bunun ile hakiki, daimi refakat meleğim oldunuz. Damarlarımda kanın her devrinde o gümüş levhayı hissettikçe güzel, sevimli saçınız hatırıma gelecek, böylece ebedi hatıra olarak kalacaktır. Ah! Bu güzel saçları hakiki olarak öpüp koklamak…nasîb olacak mı?

Az zaman sonra Naciye Sultan artık validesini ikna edebilmiş olacak ki bir mektupta resmini de gönderiyor.

Ruhum, şimdi ne yalan söyleyeyim resminizi almakla daha ziyade fenalaştım.

Evvelce tahayyülatım bir esasa istinad etmediği için sizi özlüyor, fakat şimdiki kadar büyük bir şiddet-i iştiyak duymuyordum.

Fakat resminizi aldığımdan beri her fırsatta bazen odamda başkası varken bile masamın gözünü açıp bakmaktan kendimi alamıyor, sizi gördükçe türlü türlü hisler altında eziliyorum.

Bilmem böylece ne olacağım…

…(bir bekleme sonrası mektuba devam edilmiş) işte mektubunuzu tekrar okuyorum.  Fakat ne kadar selis, güzel yazıyorsunuz… fahrimden, sürurumdan kabıma sığamıyorum… varolunuz sultanım…

Hikâyenin gidişatında nihayet İstanbul’a tedavi amaçlı gelmek zorunda kalan Enver Paşa ile Naciye Sultan birbirlerini üç yıl sonra görebiliyorlar. Birinci Dünya Savaşı dönemi yine ayrı düşen çift savaşın kaybedilmesi sonrası Enver Paşa’nın İslam coğrafyasına hizmet etmek için vatandan ayrılmasıyla daha uzun ve endişeli safhalara giriyor. O dönem bir evladı ve gebe olduğu bebeği ile İstanbul’da kalan Naciye Sultan, Fransızların oturdukları evlerini gasp etmeleri ve 24 saat içinde zorla boşalttırmaları sonucu hasta hali ile kucağında çocuğu, ortada kalıyor. Talat Paşa’nın desteğiyle onun ev ahalisiyle kalan Naciye Hanım’a yardım sağlaması için Enver Paşa kardeşi Kamil Bey’i vazifelendiriyor ve Kamil Bey Almanya’dan İstanbul’a türlü çile ve zorluklarla, kimi zaman yaya yürüyerek 52 günde varıyor. İstanbul’da İtilaf devletleri ve Babıali’nin baskısına daha fazla dayanamayarak bir İtalyan kumandanının gizli yardımı ile İstanbul’dan kaçıyorlar. İstanbul’dan kaçarken Naciye Sultan bir İtalyan ailenin dadısı kılığına giriyor, gemiyle önce Roma’ya geçiyorlar ve ardından Almanya’ya.

Artık ayrılık bol, kavuşmalar pek bir az oluyor. Yalnızca mektuplarla haberleşen çift kimi zaman Enver Paşa’nın sık yer değiştirmesi yahut kuryelerin postaları ulaştıramaması dolayısıyla aylarca birbirinden bihaber kalıyor. Naciye Sultan’ın eli hep yüreğinde, Enver Paşa bir aralık bulduğu an havadis vermek için mektup yazar halde.

Sürekli Enver Paşa’nın ölüm haberleri geliyor. Paşa mektuplarında bu endişelere her seferinde izahat yazmak durumunda kalıyor:

… Vahdet’teki mütalaayı okudum. Yine ölmüşüm… Seni de şimdi anlıyorum”

Ancak tek zorluk Naciye Hanım’a olmuyor elbet. Enver Paşa da çok eziliyor bu ayrılık yüküyle.  Yalnızca özlem değil, Naciye Hanım’ın artık hasrete dayanamayışı, yer yer çok ileri giden sitemleri daha da ağırlaştırıyor yükünü.

Öyle bir nokta geliyor ki kapıyor gözünü, açıyor ağzını Naciye Sultan:

İkigözüm Enver’im!

İki sene İstanbul’da 1 sene Berlin’de. Her an türlü üzüntüyle sensiz geçen günler. Artık biraz insaflı düşünerek nihayet vermek zamanı geldi zannederim…

Ben Kamil ile değil senin ile izdivaç ettim. Eğer benimle yaşamak istemiyor isen üzülme efendim, “ben seni istemiyorum, senden bıktım” de, ben de o zaman anlar senin başından defolur gider; sen de ben de rahat ederiz… Ben senden hiçbir şey istemiyorum. Yalnız senin yanında bulunmak, seninle beraber yaşamak istiyorum. Ve kat’i cevabını sabırsızlıkla bekler, ellerinden öperim”

Böyle sitem ediliyor ancak yine karşıdaki üzüldü diye özür dileniyor, kelimelerle ve mektup kâğıdı ile karşı taraf sarılıyor sarmalanıyor.

Bu aşka bakınca pencerede haber bekleyen bir çift göz görüyorum. Ama mektup haberi, ama kara haber…

“Yahu nasıl oluyor bu?” diye sormadan edemiyorum. Nasıl oluyor da böyle tutuşuyorlar ve sönmüyorlar da? 20 Eylül 1913 tarihli mektubunda cevap veriyor Enver Paşa bana:

“…Bugün inkar edemezsiniz ki sizden bahtiyar hiçbir sultan yoktur. Çünkü hiçbir sultan benim sizi sevdiğim kadar sevilmiyor, çünkü hiçbir sultanın sizin “Enver”iniz gibi bütün manasıyla fedakar, sadık, yalnız sultanının saadetini düşünür bir bendesi yoktur; çünkü hiçbir sultan sizin beni sevdiğiniz gibi refikini sevmiyor…”

Enver Paşa’nın bu romantizmini, bu zarif âşıklığını görünce pek şaşırdım önce. Sanırım hikâyenin benim için böyle sarsıcı olması bundandı, şimdi anlıyorum. Çünkü büyük adamlar sevgilerini belli etmezler, sadece “ciddi meseleleri” vardır da gönüllerini dinlemezler. Oysa ne büyük bir cesaret konuşan gönlüne kulak vermek Allah’ım, hele de karşılığı varsa ne dehşetli fırtına!

Birinin birini ayrılığa rağmen kabul etmesi, ama en önemlisi insanın kendini bu haliyle kabul etmesi… Ama yine de kaçmaması duygularından. Karşımdakinin günahına girerim, hikâyeyi yarım bırakırım diyerek var olanı reddedip baltalamaması; elbette zaman zaman beis’e düşmesi, ama korkuya teslim olmaması; aksine sarılması ve sevgisini arttırması… Ve hisler tutuşturunca paçayı; nice rütbeler almış, gökte uçan bir şahinin, korkuları pahasına bu hisleri kabul edip gönlünden bir serçe doğmasına izin vermesi ne büyük yiğitlik!

Adını öncesinde duymadığı bir Trablus köyünde tüm keşmekeş ve eziyetin içinde, gece yatağına girmeden iki satır yazabilmek için vakit kollayan Enver’i görüyorum şimdi masamda. Zarif bir tebessüm var yüzünde. Öyle çocuk gibi heyecanlı. Ama bu hali cephedeki halinden daha az er değil. Öyle verici, öyle zarif, öyle latif bir mertlik hali bu.

Sonra dil bilmediği Berlin’de bir sanatoryumda yatarken Enver Paşa’dan mektup bekleyen Naciye Sultan’ı düşünüyorum. Önce birkaç gün naz yapıp cevap yazmıyor. Sonra sırılsıklam hasretle tutuşup yine alıyor kalemi, başlıyor: “Enver’im, iki gözüm…”

Bu hikâyenin Enver’i mi Naciye’si miyim bilmiyorum. Ama dedim ya bir tılsımı var ve yüreciğime dokunuyor işte.

Dışarıdan bakınca bu bol ayrılıklı aşk, ömrübillah ıstırap doluymuş gibi geliyor kulağa. Oysa Enver Paşa haklı. Naciye Sultan’dan daha mutlu sultan, Enver Paşa’dan daha mutlu bir refk yoktu derinine dalınca. Öyle olsaydı bu kul, yüz sene sonra bilir miydi Naciye Sultan’ın adını? Böyle etkilenir miydi derinden her duyan? Savaşı savaş, davası dava, sevdası da sevdaymış vesselam Enver Paşa’nın.

Şimdi Trablus’a memleketimden daha yakın bir çöl vahasında izninizle bitiriyorum yazımı. Kafamda Mabel Matiz’in Fatih albümünden “Bir Serçe Üzülür” isimli şarkı, aklımda sevdiğim bir şiirin iki kıtası… Buraya kadar okumaya tahammül ettiyseniz sizi de sarsmış derinden bu sevgi. Gözyaşına rağmen, ayrılığa rağmen, evlatlarının babasız büyümesi ihtimaline rağmen, daha müreffeh yaşamak ya da arkasında bıraktığı biri olmadan rahatça at sürme imkânlarını reddedip korkusuzca, yine de hissetmiş iki gönül… Öyle mert, öyle zarif, öyle kendini kabullenmiş… Vuslatı az, ayrılığı fazla, pek dokunaklı bir aşk hikâyesi… Olsun, her türlü yolun ölüme çıktığı bu hayatta, bu aşk ile yâd edilmek yetmez mi?

Bu dünyada karar olmaz,

Gelir geçer bahar dem’i.

Yaman olsa kahpe felek,

Omuz silkip gülemem mi?

 

Günler bana tuzak olsa,

Geri dönmek yasak olsa,

Yollar nice uzak olsa,

Bir gün geri gelemem mi?

Hüseyin Nihal Atsız (Koşmalar)

Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir