Bu gönderiyi okumak için gereken tahmini süre 3 dakikadır.
‘‘Modernleşen’’ dünyada hem kapitalizmin hem de emperyalizmin pençesinden ülkesini ve milletini kurtaran kahramanlardan(!) biri olmak için debelenen, çoğu zaman bu debelenmede kendini de harcayan her ortalama Türk genci gibi uzun zamandır fikir okumalarıyla haşır neşirim. Bu sıralarda ise kendi serüvenimden çıkardığım derslerle okumalarımı arttırmaya çalışırken aynı zamanda da idealist insanların/çevrelerin profillerini analiz etmeye çalışıyorum. Bu analiz sürecinde birçok insanla bir araya geldim, hem kendi çevremde hem de ‘‘karşı mahalle’’ olarak tabir ettiğimiz çevrelerde kendimce tahlil edip gördüğüm durumlar çok vahimdi. Peki nedir bu vahim durum? Belki bu adlandırmayı yapmak için pek yetkili biri değilim fakat yine de bu durumun adına ‘‘İdealizmin Psikozu’’ demeye karar verdim. Çünkü gördüğüm, duyduğum ve okuduğum şeyler gerçekten ileri düzeyde birer psikoz vakası gibi görünüyordu. Olmayan bir sol, olmayan bir İslamcılık, olmayan bir milliyetçilik, olmayan bir İttihatçılık; olmayan bir Atsız, olmayan bir Enver Paşa, olmayan bir Atatürk vs. Tabi daha birçok isim ve fikir dahil edilebilir, ben sadece kendi notlandırmalarımdan yola çıkarak bu isimleri ve fikirleri zikrettim.
Bir süredir bu tarz bir yazının hazırlığındaydım, ilk başlarda biraz çekinsem de saydığımız yerden ileriye doğru gitmek için bu tarz özeleştirileri kıymetli buluyorum. Kısacası bu yazıyı saldırgan bir eleştiri kafasıyla değil, aksine hem özeleştiri hem de mevcut düşünce dünyamızın ne kadar çok beter bir hâlde olduğunu biraz olsun dile getirmek üzere kaleme aldım ve ilerleyen vakitlerde de bu yazının devamı gelecek. Bu sebeple serinin ilk yazısında bodoslama olarak konuya girmek yerine serinin mantığını açıklamak, konunun girişini yaparak bir yol çizmeyi deneyeceğim.
İdealler çağı bitti mi? Bence bu sorunun net bir cevabı yok. Çünkü mevcut gündeme bakıldığında insanlar bir kimlik arayışındalar, buna ikâmecilik de denebilir. Neo-İttihatçılık, Atsızcılık, seküler milliyetçilik, her ne kadar bizim camiamızın derdi olmasa da sol-Kemalizm vs. gibi idealist yaklaşımlar bence yeni kimlik arayışlarının ortaya çıktığının, bitti denilen idealizm çağının tekrardan doğduğunun kanıtı. Düşünce dünyamız bu açıdan çok kıymetli bir evre yaşıyor, fakat eğreti durumlarını dile getirmezsek bu tarz idealist yaklaşımların düşünce dünyamıza yaşatacağı hatta yaşattığı inkırazı da kabul etmiş oluruz. O sebeptendir ki hem kendi fikir yapımıza hem de diğer idealist yaklaşımlara eleştiri getirmeye mecburuz.
Gelelim asıl konumuza. Güncel idealist yaklaşımlar muhatabında psikoz durumu yaratmakta. Özellikle mevcut çağın idealist perspektifi, insanı mütevazı ‘‘ben’’ yahut ‘‘biz’’den çıkararak yine ‘‘ben/biz’’ dairesi içerisinde tehlikeli bir egoizmin içine sokuyor. Sosyal medya ve iletişim araçlarına ulaşmanın kolaylığı bu konuda bir neden olarak karşımıza çıkıyor. Çok değil bundan 30 yıl önce ‘‘ideal’’ sahibi insanlar dergilerde, derneklerde bir araya gelip interaktif bir biçimde ortak eylemler ifâ ederken, bugünün ideal sahibi insanları Whatsapp ve Telegram gruplarında bir araya gelerek koordine bir şekilde yine sosyal mecralarda linç girişimlerinde bulunuyorlar. Dergi, gazete faaliyetleri olsa da hakeza bunlar da çoğunluk olarak yine sosyal medyada yazılanı tekrar eden işler. Hâsılıkelâm idealler çağının ilk dönemindeyken bir ideal muhatabına dünyayı yorumlama, içerisinde bulunulan düzenin tasfiyesi ve ‘‘yeni bir düzen’’ kurma yolunu çiziyordu; fakat, bugünkü idealler ise muhatabını hem düzene karşı getirirken düzenin çarklarından biri hâline getiriyor hem de türlü psikoz durumlarıyla muhatabını ‘‘hayali bir dünya’’da yaşamaya itiyor. İnsanlar artık gerçek olanı konuşmuyor, sürekli kendi ‘‘hayali dünya’’larının gerçeklerini(!) anlatıyor. Twitter’da beş dakika gezen birinin çok kolay bir şekilde fark edeceği bir durum bence bu. En korkuncu da bu psikoz durumu gittikçe kronikleşmeye başlıyor.
11 sene önce yayınlanan Yeni Nesil Ülkücüler kitabında tesadüf ettim, Hakan Boz ‘‘Lider-Teşkilat-Doktrin mi? İlim-Neşriyat-Teşkilat mı?’’ yazısında Durmuş Hocaoğlu’ndan şöyle bir tabir aktarmış: ‘‘Bizim neslimiz için Orta Asya, sihirli ve kutsal bir yerdi. Biz orayı teknik, ilmî ve felsefî eserlerden değil, Bozkurtlar’dan, bize, medeni dünyayı yağmalayan, çapul ile geçinen, Çin’e akın yapmadığında aç kalan insanları Eski Türkler diye yücelten cazibeli kitaplardan tanıyorduk; daha doğrusu tanımıyorduk, kendimize bu fantastik roman gibi sanal bir dünya kurmuştuk; her bir ferdi bir Kür Şad Tekin olan bir sanal dünya.’’
Aslında bahsetmek istediğim ‘‘psikoz’’ durumu tam olarak bu tanımla uyuşuyor. İnsanların anakronizmle ve dezenformasyonla kendilerine yarattıkları ‘‘sanal dünya–lar’’. Peki göze çarpan bu sanal dünyalar hangileri? Bence bunları şu an için tespit etmek zor, ilerleyen yazılarda yapılan gözlemlerin ışığında belki hangi idealist yaklaşımların birer sanal dünyaya dönüştüğüne dair bir tespit kaleme alınabilir. Ama illâ ki bir değerlendirme yapılacaksa aşağı yukarı şöyle bir şey söylenebilir: Yüceltildiği sanılan işlerin/şahısların/ideallerin aslında dibe doğru çekildiğinin, değersizleştirildiğinin, bağlamından koparıldığının farkına varmalı; sanrı ile gerçekleri birbirinden ayırarak bir bakıma ‘‘yeniden idealizm’’ safına geçmemiz gerekiyor. İdealizm olmadan yani bir amacı ve gayesi olmadan insan nasıl bir hayvana dönüşecekse, bu psikoz durumu da insanı bir hayvana dönüştürecek ve dönüştürdü de. Çünkü güncelde idealler yerine linçler konuşuluyor, insanlar ideallerini yaşamak ve yaşatmak yerine; onları dibe çekerek tarumar ediyor. Bu psikoz durumu, hem mevcut düşünce dünyamız hem de Türk düşünce tarihi açısından kara bir leke olarak gözler önünde duruyor.