100

Bu gönderiyi okumak için gereken tahmini süre 13 dakikadır.

Yarın 29 Ekim 2023. Türkiye Cumhuriyeti 100 yaşında. Kutlu olsun.

“Uçurum kenarında yıkık bir ülke, türlü düşmanlarla kanlı boğuşmalar, yıllarca süren bir savaş. Ondan sonra, içeride ve dışarıda saygı ile tanınan yeni vatan, yeni sosyete, yeni devlet ve bunları başarmak için aralıksız devrimler.”[1] Türkiye Cumhuriyeti’nin doğuşunun kısa bir özeti buydu. Bu topraklarda süregelen kötü gidişatın nihayeti, filizlenmekte olan aydınlığın hamisi genç cumhuriyet, tam bir asır önce bugün kuruldu. Bugün bu hikayenin ilk yüzyılına noktayı koyuyor ve ikinci yüzyıla giriyoruz. Bu da demek oluyor ki bir asrın bilançosunu çıkarmak ve önümüzdeki günlerin hedeflerini muhakeme etmek için en uygun zamandayız[2].

Geçmişe şöyle bir bakalım: uzun bir tek parti dönemi, devrimler, devamında çok partili hayata geçiş ile demokrasi denemeleri. Darbeler, darbeler arası iç karışıklıklar. Krizler, depremler, faili meçhul veya faili meşhur birtakım olaylar, varılan ve varılamayan hedefler, öykünülen ülkeler, kayan eksenler, sokak hareketleri, hararetli polemikler, gidip gelen demokrasi, göçmenler, seçimler ve çok daha fazlası… Kısacası, zorlu bir var olma, bağımsızlık ve kalkınma mücadelesi.

Bugün itibarıyla bu mücadele ne ölçüde başarıya ulaşmıştır? Açıkçası bunun cevabını vermek oldukça güç. Bir yönüyle baktığınızda gerek Osmanlı bakiyesi ülkelere gerekse yüz yıl önce benzer durumdaki diğer ülkelere kıyasen gözle görülür bir biçimde ileride bir toplum ve güçlü bir ülke olduğumuzu görmek zor değil. Öteki taraftan baktığınızda ise dünya ekonomisinde ilk 20’de tutunmaya uğraşan kırılgan bir bölgesel güç Türkiye. Bir tarafta Doğu Avrupa-Orta Doğu coğrafyası içerisinde görece sakin ve güvenli bir liman konumundayız, diğer tarafta ise toplumun birçok açıdan gelişmişlik seviyesi OECD ülkeleri arasında ortalamanın altında bulunuyor. Üstelik; örneğin bir İstanbul ile Ağrı arasında, bir Ankara ile Burdur arasında adeta bu şehirler farklı ülkelerdeymişçesine derin bir gelişmişlik farkı mevcut. Bütün bunlar da cumhuriyet projesinin başarısının hem konu hem de bölge bakımından farklılaştığına işaret ediyor. Bu yazımda bölgesel farklılıkları bir kenara bırakıp ülkemizin genel konularından birkaçına değinerek ana hatlarıyla bir “yüzüncü yıl” değerlendirmesi yapmak istiyorum.

İlk olarak olumlu noktalardan başlayalım. Örneğin, siyasi bağımsızlık. Bugün Türkiye Cumhuriyeti Devleti siyasi açıdan herhangi bir ülke ya da uluslararası organizasyona bağımlı değildir. Övünerek ileri sürebileceğimiz bir iddiadır bu ve bizden birçok açıdan daha gelişmiş çok sayıda ülke bu durumda değildir[3]. Elbette ki siyasi bağımsızlık olarak başına buyrukluğu, uluslararası dengelerden tamamen kopuk hareket etme kabiliyetini kastetmiyorum. Türkiye de diğer ülkeler gibi çıkarları doğrultusunda birtakım uluslararası organizasyonlarda, birtakım ortaklıklarda yer almıştır, almalıdır ve almaktadır. Fakat uluslararası alanda bulunduğu yeri tayin etme, egemenlik alanı dahilinde gerçek anlamda tek söz sahibi olma yetisi bugün Türk Devleti’nde mevcuttur. Dolayısıyla, cumhuriyetin temel fikirlerinden olan Osmanlı’nın son döneminde meydana gelen siyasi bağımsızlık zaafını giderme hedefinin en yüksek seviyede başarıya ulaştığını söylemek mümkündür.

Siyasi bağımsızlık kavramı ile Türkiye’nin “yurtta sulh, cihanda sulh” prensibi ile özetleyebileceğimiz genel dış politikasını birlikte incelediğimizde, Türkiye’nin yurt içinde sulhu sağlayan ve dünyada da sulhun sağlanması için etkili girişimlerde bulunan bir ülke olduğu tespiti yapılabilir. Geçmişteki hatalar bir kenara bırakılırsa, bugün gerek Ukrayna-Rusya, gerekse İsrail-Filistin gibi çatışma bölgelerinde Türkiye’nin ilk önceliğinin şöyle veya böyle bir çıkar sağlamak değil barışı tesis ve temin etmek olduğu görülecektir. Bunun için de uluslararası arenada soyunmaya çalıştığı arabulucu rolünün de değerli olduğunu belirtmek lazımdır. Bu noktada akla Türkiye’nin sınır ötesinde yaptığı bazı harekatlar gelebilir. Kanımca bu eylemler de esasında yurtta sulh cihanda sulh prensibi ile uyumludur. Sınır ötesi harekatlar, amacı ve kapsamı belli olan bir biçimde, sınırın hemen ötesindeki ciddi tehditleri bertaraf etmek adına gerçekleştirilmektedir. Bunu bazı ülkelerin basit emperyal erekleri ile bir tutmak yersizdir. Kısaca söylersek, gerçek anlamda “yakın” bir tehdidin varlığı hâlinde ülkelerin önleyici meşru müdafaa hakkının mevcut olduğunu düşünüyorum. Bu hususta da Türkiye’nin cumhuriyet vizyonuna uygun ve iyiye giden bir grafik çizdiği kanısındayım.

Öte yandan, ne yazık ki, iktisadi bağımsızlık bahsinde aynı başarının mevcut olduğunu söylemek mümkün olmamaktadır. Hatta yalnızca bağımsızlık yönünden değil, genel itibarıyla iktisadi açıdan Türkiye Cumhuriyeti’nin güncel durumu hiç de iç açıcı değildir. Hepimizin malumu olan bu konuyu uzun uzadıya irdeleyecek ve detaylandıracak değilim. Fakat farklı kurumların ortaya koyduğu birçok ekonomik veri incelendiğinde, dünyadaki gelişmelerin ülkemiz ekonomisine olan etkilerinin boyutu değerlendirildiğinde; Türkiye’nin kırılgan bir ekonomiye sahip olan, gelir adaletsizliğinin derinleştiği, katma değeri yüksek üretimin zayıf olduğu ve sermayenin kıt olduğu bir ülke olduğu tespiti yapılabilir. Bunun da cumhuriyetimizin yüzüncü yılına pek de yakışır bir tablo olmadığını söylemeliyim. Önümüzdeki yüzyılda bu tabloyu düzeltmek, öncelikle de düzeltmek için mevcut durumu iyi bir şekilde anlamak gerekiyor. Türkiye’nin iktisadi problemlerinin başını üretim eksikliğinin çektiği tezi kanaatimce bu sorunu çözmek için sağlıklı bir yaklaşım olmamaktadır. Bundan daha önemlisi, Türkiye’de üretimi verimli ve sürdürülebilir kılacak iktisadi alt yapı yeterli değildir ve sorunun büyük bir kısmı esasında burada düğümlenmektedir. Sorunun diğer boyutu da ekonomik toplamın ne şekilde bölüşüleceği meselesidir. Gerek dünyada gerek ülkemizde şiddetlenerek ilerleyen bu çetrefilli problemin üstesinden gelmeye çalışmak da önümüzdeki yüzyılın önemli bir ajandası olmalıdır. Bütün bunlar bir yana, aksini ummaya devam etmekle beraber önümüzdeki yüzyılın en azından belli bir bölümünde dünyadaki güçlerin boy ölçüşme mücadelesinin büyük ihtimalle çok taraflı bir savaş ile devam edeceğini öngörüyorum. Hem savaş şartları hem de savaş sonrası kurulacak yeni dengelerde küresel ekonomik sistemin geçmişteki doğrularının sarsılacağını tahmin ediyorum[4]. Dolayısıyla hem güncel sorunların üstesinden gelmek hem de önümüzdeki dönemin ekonomik gerçeklerine cevap verebilmek adına Türkiye’de şu çok bahsedilen, tam olarak spesifikleştirilemeyen ve yapması söylemesinden çok daha zor olan “yapısal reformlar” gerçekleştirmesi gerekmektedir. Bu yapısal reformların elbette ki eğitim, adalet, demokrasi gibi birçok alt kategorisi olsa da idari anlamda büyük bir reformla işe başlanması gerektiğini de yabana atmamalıyız. Kurumlar, organizasyon ve işleyiş şemaları ile bürokratik süreçlerin her birim açısından tek tek masaya yatırılmasını önemli görüyorum.

Bahsetmekten üzüntü duyduğum bir diğer konu da ülkemizdeki eğitim ve akademik üretim seviyesidir. PISA skorları, üniversite değerlendirme kuruluşlarının yapmış olduğu sıralamalar, çeşitli akademik üretim endeksleri[5] gibi birçok gösterge açık bir şekilde, şöyle bir sokakta yürüdüğümüzde muhatap olduğumuz kişiler ve argümanları ise zımnen göstermektedir ki Türkiye’de eğitim seviyesi kesinlikle arzu edilen bir seviyede değildir. Evet; iyi eğitimli, yetenekli ve başarılı insanlarımız azımsanmayacak kadar çoktur fakat ortalama bir vatandaşımızı eğitmek konusunda yeteri kadar başarılı olamadığımız da su götürmez bir gerçektir. Öte yandan, toplumumuzun eğitimli kesiminin bir kısmının da kendi çalıştığı veya uzmanlaştığı alanın dışında kayda değer bir cehalet seviyesinde olduğu da göz ardı edilmemelidir. Bu eğitim sorununun en büyük sorunlarımız arasında yer aldığı konusunda halkımızın oydaştığı ve eğitimin önemini herkesin diline doladığını gözlemlemekle beraber, bu konuda ileri sürülen fikirler eğitim sorununu çözecek somut öneriler değil bir deus ex machina arayışıdır. Bu sorunun öğretmen maaşını 100 bin lira yapmak ya da 150 tane üniversiteyi kapatmak gibi iler tutar yanı olmayan argümanlarla çözülebilecek bir noktada olmadığını samimiyetinize sığınarak ifade etmeliyim. 1 milyon 200 bin kadar öğretmeni baştan yaratamayacağımıza ve bu kadar ciddi sayıda öğretmene yapılacak olan devrimsel zamların ülke ekonomisinin kökünü kurutacağına yönelik fikirlerimi gerekçelendirme gereği bile duymuyorum. Aynı şekilde, ülkemizde üç beş büyük ilde bulunan üniversiteler dışındaki üniversiteleri kapatmamız hâlinde elimizde kısa vadede sayısı milyonları bulan işsizler ordusunun oluşacağı ve orta vadede ülkede işleyen çarkların eleman yetersizliğinden durma noktasına geleceği gerçekleri de izahtan varestedir. Elbette, eğitimin bir ölçüde seçkinci bir boyutu olmalı ve diğerlerinden ayrışan kalitede gençlerimiz daha yüksek standartlarda eğitim almalıdır. Bunun için birtakım üniversitelere daha üstün bir statü tanınarak bu üniversiteler farklı bir konuma getirilebilir. Fakat en önemli konunun bu seviyede olmayan ortalama vatandaşları olabilecek en iyi seviyeye eriştirmek olduğunu hiçbir zaman yadsıyamayız. Bu da, maalesef ki, sert ve devrimsel kararlarla hayata geçirilebilecek bir projeyle sağlanamaz. Sanıyorum ki eğitimdeki yetersizliklerin üstesinden gelmek için takınılacak en akıllıca tavır, bu gerçeği kabul ederek uzun vadeli ve gerçekçi planlar ortaya koymaktır. Bu planlar da belki kimseye heyecanlı gelmeyecek şekilde, ufak dokunuşlarla topluma okuma alışkanlığı kazandırmak, kaliteli kütüphaneler kurmak, eğitimci mesleklerin koşullarını ve toplumdaki prestijini kademe kademe iyileştirmek, mikro ölçekte tedbirler almaya imkan verir şekilde eğitimi -yeknesaklaştırmaya çalışmak yerine- bölgeye ve seviyeye göre çeşitlendirmeye açık hâle getirmek gibi, aslında sistemin kendisini bulması için ufak rötuşlar yapmakla sınırlı kalacaktır. İyi ya da kötü, bir şeyler okuyan bir toplumun eğitim ve zeka seviyesi yükselir. Öğretmenlerin ortalama yeteneğini bir ölçüde yukarıya çekebilecek önlemler alınırsa, bir sarmal şeklinde fakat uzun vadede ciddi etki gösterecek bir mahiyette eğitimcilerin ortalama kalitesi sürekli olarak artar. Küçük dokunuşların tamamı zamanla toplumun toplam kalitesini ileri bir seviyeye taşır ve toplum git gide kendi kendisini daha iyi noktaya getirebilecek daha iyi atılımları yapmaya devam eder. Sihirli değnek formülleri ile bir üniversiteye iki tane daha Nobel ödülü getirmek belki mümkün olabilir, bunu kabul ediyorum. Fakat asıl meselenin kaynakları etkin kullanarak yavaş ama bütüncül ve daimi bir reform içerisinde kalmak olduğunu savunuyorum.

Değerlendirmeye almak istediğim en çetrefilli ve sebep sonuç ilişkisini tam olarak kuramadığım bir diğer başlık ise hukuk ve demokrasi olacak. Tipik bir yumurta-tavuk paradoksu olan hukuk ve demokrasi konusundaki seviye mi bahsettiğim diğer başlıklardaki başarıyı pekiştiriyor yoksa diğer başarılar mı bir ülkenin tam anlamıyla demokratik bir hukuk devleti olmasını sağlıyor, açıkçası tam olarak saptamak mümkün değil. Yine de, ülkedeki en temel tartışma konularından biri olan ve muhtemelen uzunca bir süre de olmaya devam edecek olan hukuk ve demokrasi konusuna özel bir önem atfetmek gerektiğini düşünmekteyim. Şeklen bir değerlendirmeye tabi tuttuğumuzda, ülkemizin işler bir demokrasi için gereken kurumları ve hukuk devleti olmaya yeter seviyede kanunları ve mekanizmaları mevcuttur denebilir. Çoğunluğun aksine, bu durumu dahi son derece önemli görüyorum. Bir şeyin şeklen var olması, gerçek anlamıyla o şeyin hayata geçmesinin ilk ve kritik bir adımıdır denebilir. Bununla beraber; bugün toplumumuzda, zihinlerimizde hukuk ve demokrasi düşüncesi oldukça zayıftır. Toplumumuzun meselelerini çözmek ve toplumsal düzen için -aslında zımnen- uygun gördüğü sistem, devletin otoritesine başvurmaktır. Başka bir deyişle, demokratik ve kamusal tartışmanın zengin olmasına, ülke içerisindeki işleyiş ve ilişkilerin sınırlarının net bir şekilde hukuk ile çizilmesi gerektiğine yönelik görüşler oldukça cılızdır. Bunun yerine devletin her duruma müdahil olması, toplumun düzen içerisinde işlemesi için devletin kuvvetli ve kudretli olması, kamu güvenliğinin sağlanması adına birçok toplumsal tartışmanın rafa kaldırılması düşünülür. Kısacası her listenin tepesine devlet yazılır; hukuk, demokratik toplum ve özgürlükler hep bunun altında ve bunla çelişmemek kaydıyla gelir. Her ne kadar devlete kutsiyet atfetme geleneğinin bizzat cumhuriyetin kurucu kadrosu tarafından kuvvetlendirildiği söylenebilirse de, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu ilerici ideolojisinin günümüzün şartları ile yeniden değerlendirilmesi yoluyla ulaşılacak sonuç, bugün ortaya konulması gereken iradenin hukuku devletin boyunduruğu altında bulunan bir araç olarak görmemek ve toplumda demokratik eğilimlerin artmasını arzulamaktır. Kanımca, devlet ve fiilen devleti yöneten kimseler, toplumsal tümel uzlaşım ile temele oturtulan bir hukuk düşüncesinin sınırları içerisinde kaldığı sürece toplumu yönetmek için gereken meşruiyete sahip olurlar. Bunun tam tersini düşünmenin, hukukun devlet içerisinde yer alan ve meşruiyetini devletin otoritesinden alan bir kurum olduğunu ileri sürmenin bana doğru gelmediğini belirtmek durumundayım. Ne var ki, toplumumuzun büyük bir kısmının sahip olduğu ve doğru olmadığını düşündüğüm bu düşünce yapısının doğal bir sonucu olarak hukuk devleti ilkesi bugün Türkiye’de akamete uğramakta ve ülkemiz demokratik gelişmişlik endekslerinde neredeyse son sıralarda yer almaktadır[6]. Yüzüncü yılında Türkiye Cumhuriyeti’ni görmek istediğimiz seviye, maalesef buradan çok daha iyi bir yerdedir. Bu seviyeye ulaşabilmek için de ilk adım olarak cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi adını verdiğimiz sistemin ciddi bir biçimde revize edilmesi veyahut parlamenter sisteme geri dönülmesi gerekmektedir. Bugünkü hâliyle devletin partili bir Cumhurbaşkanı tarafından yönetilmesi, idari süreçlerin birçoğunun doğrudan Cumhurbaşkanı’na bağlı olması, üst seviye yargı atamalarının doğrudan veyahut dolaylı olarak Cumhurbaşkanı’nca gerçekleştirilmesi gibi yönleriyle yönetim sistemimiz hukuk ve demokrasi sorununu derinleştirmektedir. Bununla beraber, yargı erkinin bağımsızlığının sağlanması ve yargının siyasetten arındırılması için daha ileri tedbirlerin alınması da gerekmektedir. Elbette ki, yalnızca sistemi düzelterek veyahut kurumlar ile ilgili çeşitli uygulamaları hayata geçirerek bir ülkede hukuk ve demokrasinin hakim olması sağlanamaz. Bu husustaki genel düşünce ve öneriler, diğer birçok gelişme ile birlikte bir anlam ifade edebilir. Fakat, biraz sonra yapacağım alıntıdaki “can ve namus” kavramlarını günümüze uyarlar ve can, mal ve namus da dahil olmak üzere bütünüyle kişilerin hakları olarak tevil edersek, hukukun üstünlüğünün ve hukuka güvenin bir toplum için ne derece önemli ve yönlendirici olduğu, Türk modernleşmesinin ilk adımlarında dahi fark edilmiş ve Tanzimat Fermanı’nda gayet güzel ve veciz bir biçimde ifade edilmiştir. Doğrudan alıntılıyorum: “Dünyada can ve ırz-u nâmûsdan aziz bir şey olmadığından bir adam onları tehlikede gördükte hilkat-i zâtiye ve cibillet-i fıtriyesinde hıyânete meyl olmasa bile muhâfaza-i can ve nâmusu içün elbette bazı sûretlere teşebbüs edeceği ve bu dahi devlet ve memlekete muzır olageldiği müsellem olduğu misillü bilakis can-u nâmûsundan emîn olduğu halde dahi sıdk-u istikâmetten ayrılmayacağı ve işi gücü hemân devlet ve milletine hüsn-i hizmetten ibâret olacağı dahi bedîhî ve zâhirdir ve emniyet-i mâl kazıyyesinin fıkdânı halinde ise herkes ne devlet ve ne milletine ısınamayub ve ne i’mâr-ı mülke bakamayup dâima endişe ve ıztırabdan hâlî olamadığı misillü aksi takdîrinde yâni emvâl-ü emlâkinden emniyet-i kâmilesi olduğu halde dahi hemân kendi işiyle ve tevsî-i dâire-i taayyüşüyle uğraşup ve kendisinde gün-be-gün devlet ve millet gayreti ve vatan muhabbeti artıp ona göre hüsn-i harekete çalışacağı şübheden âzâdedir.”[7] Sanıyorum, bu tespitin üzerine bu konuda daha fazla söz söylemeye ihtiyaç yoktur.

Siyasi bağımsızlık, uluslararası ilişkiler, ekonomi, eğitim ve hukuk ve demokrasi olarak ayırdığım başlıklarda bugünümüzü en genel hâliyle özetlemeye çalıştığım bu yazının son kısmını mülteci[8] meselesine ayırmak istiyorum. İlk olarak dikkat çekmek istediğim husus, malumunuz, mülteci meselesinde haberler yaptığı ve fikirler beyan ettiği için şu an birkaç vatandaşımız hukuksuz bir şekilde tutuklu bulunmakta[9]. Her şeyden önce, kamu vicdanını zedeleyen bu tutuklamaların sona erdirilmesini diliyorum. Ayrıca, her konuda olması gerektiği üzere bu konuda da kamusal tartışmanın önünün açılması ve mülteci meselesinin ciddi bir biçimde masaya yatırılması gerektiğini düşünüyorum. Zira, özellikle tam olarak ne gerekçeyle ülkeye girdiği, sayısı ve nerede ikamet ettiği belli olmayan ve kayıt altına alınamayan çok sayıda mültecinin ülkemizi demografik açıdan ve asayiş açısından büyük sorunlara açık hâle getirdiğinin önemle altını çizmek durumundayım. Evet, insaniyet namına ve bu toprakların ahlak anlayışının bize bir emri olarak savaştan kaçan veyahut farklı tehditlerle boğuşan kişilere kucak açmamız şarttır. Fakat bütün bunların tamamen sistemli ve hem bizim vatandaşlarımızı hem de bizzat ülkemize sığınan insanları mağdur etmeyecek titizlikle gerçekleştirilmesi gerektiği de gün gibi açıktır. Bugünden baktığımızda bu konuda ülkemizin ölümcül derecede eksik ve yanlışlarının olduğu görülmektedir. Bu yanlışlardan dönülmek üzere birincisi, sınırlarımızın kontrolünün devlet ciddiyetine yakışır şekilde gerçekleştirilmesi gerekmektedir. İkincisi, ülkemizdeki mültecilerin tamamının kayıt altına alınması ve denetlenmesi şarttır. Üçüncüsü, hukuk ve insan hakları düzleminde değerlendirildiğinde geri gönderilmesi mümkün olan mültecilerin tamamı ülkelerine geri gönderilmelidir. Geri gönderilmesi bu açılardan mümkün olmayan mültecilerin topluma uyumunun sağlanması için gereken uygulamalar gerçekleştirilerek bu kişilerin insanlık onuruna yakışmayan muamelelere ve sömürüye maruz kalmasının acilen önüne geçilmelidir. Dördüncüsü, bu kişilerin ciddi ve hukuki bir değerlendirmeye tabi tutulmadan Türk vatandaşlığına alınması söz konusu olmamalıdır. Milli varlık ve bütünlüğümüzü korumak adına bu gibi tedbirlerin alınması son derece gereklidir.

Cumhuriyetin yüzüncü yılının son gününde böylece yapmış olduğum değerlendirmelerden vardığım sonucu ifade edecek olursam, Türkiye Cumhuriyeti Devleti yüz yıl içerisinde eksikleriyle birlikte gururlu bir mücadele vermekte, birçok açıdan da bu mücadeleyi iyi bir şekilde sürdürmektedir. Evet, bugün geldiğimiz noktada yerindiğimiz çok sayıda husus da vardır. Fakat bu devlet, tabutlarda silah taşınarak verilen imkansız bir savaşın meyvesidir. Burası on yılda on beş milyon genç yaratanların, ana yurdu demir ağlarla örenlerin ülkesidir. Dolayısıyla cümlelerimi; elbirliğiyle üstesinden gelinemeyecek hiçbir sorunun olmadığını hatırlatarak bitirmek istiyorum. Geçmişe gurur, geleceğe umutla baktığımız nice yüz yıllara!

Yarın 29 Ekim 2023. Türkiye Cumhuriyeti 100 yaşında. Kutlu olsun.

[1] Atatürk’ün 1935 yılında CHP 4. Kurultayı’nı açarken yapmış olduğu konuşmadan alıntıdır.

[2] Eğer siz de Osmanlı aydını sendromuna yakalanmışsanız bu gibi tartışmaları yapar ve bir kıymeti olduğunu düşünürsünüz.

[3] Son dönemdeki gelişmeler gösterdi ki, mesela Avrupa Birliği ülkelerinin bir kısmı siyaseten Amerika’nın gölgesinden çıkamamaktadır.

[4] Aslında bugün için bile bu sarsıntının başlandığı söylenebilir.

[5] Bu skor ve sıralamaları sistematik olarak ciddi bir biçimde eleştirebiliriz fakat genel bir tablo çizme konusunda son derece başarılı olduklarını düşünüyorum.

[6] Bu endekslerin uluslararası siyasi dengelere göre şekillendiğinin farkındayım ve bunun başlı başına bir tartışma konusu olduğunu düşünüyorum. Yine de, bu endekslerdeki kriterler tek tek değerlendirildiğinde Türkiye açısından gerçek durum esaslı bir şekilde değişmeyecektir.

[7] Metin çok güzel bir Türkçeyle yazıldığı için günümüz Türkçesine uyarlanmış hâlini yazıma koymak istemedim. Yine de anlaşılırlığı sağlamak adına pasajı bugünün Türkçesiyle serbestçe ifade edersek: Dünyada can, ırz ve namustan daha kıymetli bir şey olmadığından, bir adam onları tehlikede gördükçe, yaratılışında ve fıtratının özelliklerinde ihanete eğilim olmasa bile, can ve namusunun korunması için bazı yollara teşebbüs edeceği açıktır. Bu hareketlerin devlet ve memlekete zarar vereceği açık olduğu gibi, bilakis bu hareket sahibinin, can ve namusundan emin olduğunda doğruluk ve sadakatten ayrılmayacağı ve devlet ve milletine iyi hizmet etmeye uğraşacağı açıktır. Malının emniyette olduğuna ilişkin hükümlerin eksikliği halinde ise, kimse ne devlet ve milletine ısınabilir, ne de endişe ve ızdıraptan kurtularak kendi varlığını geliştirmeye uğraşabilir. Bir diğer hâlde, yani mallarının ve mülklerinin tam bir emniyeti olduğunda ise kişiler kendi işi ve geçim dairesini genişletmekle uğraşır, bu kişilerde günden güne devlet ve millet gayreti ve vatan sevgisi artar ve bu doğrultuda bu kişilerin güzel davranışlarla çalışacağı hakkında şüpheye yer yoktur.

[8]  Bu kişilerin tamamı hukuki statü olarak mülteci değil. Farklı durumlarda ve farklı statüde kişiler mevcut. Yine de bu yazı kapsamında bu tartışmayı bir kenara bırakarak yaygın kullanım olan mülteci kelimesini tercih ediyorum.

[9] Kendilerini pek tanımıyorum, fakat ilkesel olarak bu kişileri savunmak durumundayım. Türk milliyetçiliği suçundan (!) tutuklu kişilerin isimleri: Serkan Kafkas, Süha Çardaklı. Aynı şekilde tutuklu bulunan Batuhan Çolak birkaç gün önce tahliye edildi.

Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir