Bu gönderiyi okumak için gereken tahmini süre 4 dakikadır.
“Alice Harikalar Diyarında” kitabının devamı olan ve Lewis Carroll tarafından 1871 yılında yazılan Aynanın İçinden adlı eserde Alice karakteri Kızıl Kraliçe ile olanca gücüyle koşmasına rağmen çevresindeki nesnelerin hiç yer değiştirmediğini fark ederek şaşırır ve “Benim ülkemde bu kadar uzun süre ve bu kadar hızlı koşarsan en azından bir yerlere varabilirsin.” der. Kızıl Kraliçe ise buna “Gördüğün gibi burada aynı yerde kalabilmek için bile olanca gücünle koşman gerekir. Eğer başka bir yere gitmek istiyorsan en azından iki kat daha hızlı koşmalısın!” şeklinde cevap verir.
Kızıl Kraliçe metaforu sadece edebiyatta değil evrimsel biyoloji alanında da önemli bir yer edinerek hipotezin ismine konu olur. 1973 yılında Amerikalı biyolog Leigh Van Valen “A New Evolutionary” isimli makalesinde Yok Olma Yasası’nı Kızıl Kraliçe metaforu ile açıkladığı hipotezinde türlerin av-avcı rekabetinde sürekli gelişim döngüsü içinde olduğunu ve biyotik açıdan dezavantajlı konuma düşmemek için evrimsel silahlanma yarışı içinde olduğunu açıklayarak Kızıl Kraliçe Etkisi (Red Queen Effect) isimli hipotezini ortaya atmıştır.
Günümüzde Kızıl Kraliçe Etkisinin daha çok iş ve medya alanında kullanıldığını görsek de şüphesiz bu metaforu birçok alanda kullanabiliriz. Uluslararası ilişkilerde Tukidides Tuzağı’ndan terör örgütlerinin kapasitesinin devletler ile aynı şekilde artmasına kadar her yerde görebiliriz. Ben ise Kızıl Kraliçe Etkisini günlük yaşamımız üzerinden değerlendireceğim. Ancak bunun öncesinde internet kültürü hakkında kısa bir bilgi vermek yerinde olacaktır.
Web 1.0 olarak adlandırılan Birinci İnternet Kültürü daha çok bilgiye ulaşma amaçlı, tek yönlü akışa, gerçek anonimliğe ve metinler, e-mail, basit forum yazışmaları üzerinden yazılı metinlere dayalıydı. Web 2.0 yani İkinci İnternet Kültürü sosyal medyanın ortaya çıkışı ile kabuk değiştirerek kullanıcılar tarafından blog, video gibi içeriklerin oluşturulduğu, gerçek kimliklerin ortaya çıktığı ve ağlar ile milyonlarca insanın birbirine bağlandığı bir dönemi ifade eder. Üçüncü İnternet Kültürü ise hız, tüketim ve algoritmalara dayalı kültürün neredeyse tamamen kişiselleştirilmiş akışlar üzerinden kısa videolarla memler, emojiler üzerinden duyguların ifade edildiği günümüz dönemini kapsar.
Descartes’in “Düşünüyorum. Öyleyse varım.” sözü günümüzde artık her insanın birer vatandaş olmaktan çıkıp datadaş ve dikkat ekonomisinin salt bir unsuru haline gelerek “Görünüyorum. Öyleyse varım.” şekline döndüğünü iddia etsek çok yanlış olmaz. Herhangi bir şekilde sosyal medya hesabı olmayan kişilerin görünürlüğü yok olmakta ve sosyal medyada var olmamak dijital dünyada yer almamak için yeterli olmaktadır. Bu durum ise giderek içerik enflasyonunun ortaya çıkmasının yanı sıra mevcut içeriklerin de değerinin azalmasına, yok olmasına yol açmaktadır. Bir gün içerisinde çok fazla beğeni alan herhangi bir video, fotoğraf ertesi gün deyim yerindeyse içerik mezarlığında yerini alarak yok olup gitmektedir. Yukarıda açıklamasını yaptığımız Kızıl Kraliçe Etkisi tam olarak burada devreye girmektedir. Tüketicinin sürekli içeriklere maruz kalarak uyarılma eşiği yükselmesinden dolayı içerik üreticisi konumundaki kişiler sadece olduğu yeri muhafaza edebilmek için bile daha fazlasını sunmaya zorlama ihtiyacını duyar. Bunun en net yolu ise teşhirciliktir. İçerik üreticilerini sadece buradan para kazanan kişiler olarak görmek yanlış olur. Sıradan bir öğrenci, kahvede oyun oynayan bir amca, pazara giden bir teyze ya da bir ev hanımı, işinin başında bulunması gereken bir kamu görevlisi veyahut plazalarda çalışan genç bir beyaz yakalı bile içinde bulunduğumuz internet kültüründe bir içerik üreticisi konumundadır.
Kızıl Kraliçe Etkisi insanları teşhircilik kavramı içinde de sürekli bir yarışın içine sokar. Dahasını zorlar. Fazlasını ister. Teşhirciliği sadece bedenlerin, vücutların ekstrem şekilde görünür kılınması olarak algılamamak gerekiyor. Ancak teşhircilikte karşılaşacağımız ilk aşama fiziksel olanıdır. Plajlardaki, denizlerdeki pozlardan, spor salonlarında çalıştığı anların belki de yüzlerce kez kayda alınıp paylaşıldığı bir süreçten bahsediyoruz. İnsanların sanki normal bir konuşma yapıyor göründüğü ama teşhirciliğe varan giyimlerin ön planda olduğu yayınlardan bahsediyoruz. Tabi ki insanlar kendilerini, anı paylaşmak isteyebilir. Ancak estetik ameliyatlarla oluşturulan kusursuz vücutların “Sabah içtiğim avokado suyu selülitlerimin yok olmasına, pürüzsüz bir tene sahip olmamı sağlıyor.” ya da doğal olmayan yollardan oluşturulan atletik erkek vücutlarının “ Bu vücudu sadece 6 ayda oluşturdum. Sadece isteyin ve bana mesaj atın. Programımı paylaşacağım.” şeklindeki paylaşımların kitlesel bir beden dismorfisine yol açarak insanların daha fazla görünür hale gelmek için yanlış yollara sapmasına neden olabileceğini öngörmek çok zor değil.
Kızıl Kraliçe’nin gölgesine giren insanlar dijital mecrada görünür kalabilmek için teşhirin bir diğer aşamasına duygusal teşhirciliğe geçer. Çünkü fiziksel teşhirciliğin bir getirisi kalmamıştır. Tüketicinin uyarılma eşiği düşmüştür. Bunun yerini başkalarının acılarının istismar edilerek dijital mecraya taşınması, sürekli kendi hayatlarında ki krizlerin paylaşılması, acındırılmaya çalışılması, ki birçoğunun da doğruluğu şüpheli, aile, arkadaş veya terapi odalarında gizli kalması gereken şeylerin soslanarak paylaşıma sokulması alır. Sokaktaki hayvanlar, yaşlılar, zor bir hayatın içinde olan çocuklar salt bir malzeme haline gelir. Arabada çekilen ağlama krizleri, panik ataklar… Hatta hatta iş öyle bir yere gelir ki başkasının annesini, babasını, acısını, üzüntüsünü kendi annesi, babası, acısı gibi paylaşıp etkileşim alma çabasına kadar gider. Acının bir başka deyişle endüstrileşmesini görürüz.
Kızıl Kraliçe Etkisini, hatta başlığın ifadesiyle Kızıl Kraliçe’nin gölgesinde yaşadığımızı gösteren ve belki de en geri dönülmez şekilde tahribat verdiği alan ise mahremiyetin artık tamamen kapı dışarı edilmesi, tasfiyesi olur. Burada bir anektod anlatmak isterim. Vakti zamanında Ordu’nun Ünye ilçesinde Osmanlı döneminde yapılmış bir konağı ziyaret etmiştim: Kaptan Server Bey’in Konağı. Orada dikkatimi çeken şeylerden birisi her odanın duvarının ardında belli, büyük boşlukların olmasıydı. Yani bir odanın yanında hemen başka bir oda bulunmuyor. Odanın ardından dikdörtgen şeklinde bir boşluk var ve ardından başka bir oda geliyor. Bunun sebebini ise o dönem odada ki herhangi bir sesin, konuşmanın başka odalardan duyulmaması için mahremiyet amacıyla yapıldığını söylemişlerdi. İşte bu mahremiyet algısı yerini dijital mecralarda bir bebeğin doğum anının paylaşılmasına, yatak odasındaki kavgalar ya da sevinç gösterilerine, insanların cenazelerdeki en saf bir şekilde acıyla, üzüntüsüyle baş başa kaldığı anların “Cenaze muhteşemdi.” gibi sözde mizahlarla ortaya konulmasına bıraktı. İster fiziksel ister duygusal teşhir isterse mahremiyet ihlali olsun. Teşhirciliğin sadece görünür kalmak amacıyla her geçen gün iki kat hıza ulaşarak bütün değerleri, sosyal kuralları yıkıp geçtiği bir yerde medeniyetin ayakta kalması imkansız. Bireysel manada değerlendirecek olursak zaten insanların bu kadar hıza dayanabilmesi imkansız. Bu kadar enerji harcamasına dayanabilmesi imkansız. Çünkü tamamen algoritmaların yönlendirdiği ve Kızıl Kraliçe’nin gölgesinde hayat bulduğu yerde insanlar hedonizmin her aşamasına adapte olarak sürekli daha fazla koşmak zorunda kalacak. Mahremiyetin dahi birer sermaye, data olarak sunulduğu bir dünyadan geriye dönüş olur mu? İnanın ben de hiçbir şeyi tahmin edemiyorum artık. Sadece sevdiklerimize odaklanabilmek bile büyük başarı gibi geliyor.