Bu gönderiyi okumak için gereken tahmini süre 3 dakikadır.
Uzun zaman sonra okuyucunun karşısına çıktığım bu yazıya başlarken, okumakta olduğunuz satırların, karmaşık bir zihinde gezinen birkaç meselenin toplanması sürecine şahitlik dışında bir vaadinin olmadığını açıkça belirtmekte fayda görüyorum. Nitekim dağınık bir zihnin her şeyi yerli yerine oturttuğu vehmine kapılmış bir zihinden daha izlemeye değer olduğu kanaatindeyim.
En ferdi meselelerden en toplumsal konulara, ekonomik problemlerden sosyal dönüşüme, kutuplaşma nedeniyle çözülemeyen toplumsal meselelerden uluslararası siyasetin yaşadığı düğümlenmelere pek çok konu zihnimizde büyük karmaşalara yol açıyor. Bu karmaşanın içinden çıkabilmemiz konusunda bize yardımcı olabilecek kavramlarda sağlanabilecek mutabakatlar da gün geçtikçe aşınır. Uzun bir süredir kamuya açık alanda, kamusal meselelerle ilgili yazmayı ertelememin temel sebebi de tam olarak iknanın imkanının ortadan kalktığına duyduğum hüzünlü inanç.
Elinizdeki bu yazının sebebi de, beni sessizlikten çıkmaya iten konu da bu mutabakattan uzak ortamı yaratan alana dair kafa karışıklığım oldu. Bu kafa karışıklığını hiç değilse anlamlandırabilmek adına okumalar yapmaya çalışıyorum. Bu bağlamda gecikmişliğinin yanında doğru bir zamanda karşıma çıktığını düşündüğüm eserlerden birisi Lee Mcintyre’ın Hakikat Sonrası eseri oldu. Mcintyre ilgili eserinde çeşitli örneklerle otoriter rejimlerin -ki buna hem yerel hem uluslararası rejimleri tereddütsüz dahil ediyor- hegemonik durumlarını sürdürmek adına hakikati feda etmekte nasıl zorlanmadıklarını anlatıyor. Hatta bir adım daha ileri giderek hakikatin otoriter rejimlerin risk gördükleri alanlarda nasıl ilk feda edilen şey olduğunu gözler önüne seriyor.
Hakikat Sonrası
Mcintyre hakikat sonrası kavramsallaştırmasında, “sonrası ifadesinin hakikati zamansal anlamda “geçmiş” olduğumuza işaret etmekten ziyade hakikatin gözden düştüğüne işaret etmek” amacıyla kullanıldığını ifade ediyor. Yazarın bu konuda verdiği çarpıcı örnekleri burada daha fazla yer işgal etmemek adına alıntılamayacağım. Fakat sadece işaret ettiği önemli bir problemi daha sizlerle buluşturarak sonuç bölümüne kadar hakikat sonrası meselesini zihnimizin bir köşesinde nadasa bırakmayı teklif edeceğim: “Fakat işin zor kısmı cehaleti, yalan söylemeyi, sinikliği, kayıtsızlığı, siyasi salvoları ya da hezeyanları açıklamak değildir. Biz asırlardır bunlarla yaşıyoruz. Görünüşe bakılırsa hakikat-sonrası çağına özgü olan şey gerçekliği bilme düşüncesinin değil bizzat gerçekliğin varlığının hiçe sayılmasıdır.”
Bütün bu zihin karmaşasını hakikat sonrası bir çağda yaşadığımızın farkına vararak ve bu gerçekliği kabullenerek aşmanın bir yolunun olmasını çok isterdim. Fakat, bağımızın koptuğu tek şeyin hakikat olmasının yaşadığımız uluslararası düzenin, sosyolojik problemlerin ve bireysel buhranların açıklayıcısı olacak düzeyde güçlü bir etki yaratacağı kanaatine kendimi uzun bir süredir ikna edemiyordum. Tam olarak bu ikna sürecinin sonuçsuzluğuna ikna olduğum bir dönemde birkaç yıldır yazı ve konuşmalarını büyük bir dikkatle dinlediğim ve okuyucuya da önermekte tereddüt etmeyeceğim Prof. Dr. Türker Kılıç Hoca yetişti.
Erdem Sonrası
Özellikle son dönemde yaşanan uluslararası gelişmeler hakkında Türker Kılıç’ın ortaya attığı “Hakikat Sonrası” dönemin bittiği ve yerine “Erdem Sonrası” döneme girdiğimiz hipotezinin oldukça kuvvetli bir açıklama sunduğu kanaatindeyim. Türker Hoca, bu yeni dönemde “doğru” etiketiyle anlatılanın yalnızca hakikatle değil erdemle de bağının koptuğu vurgusunu yapıyor.
Uzun yıllardır anlatılan “demokrasi getirme” iddialarının hakikatle bağının bulunmadığına neredeyse herkes hemfikirken Trump tarafından aşağılanan Zelensky’nin ya da kendi ülkesinde yakalanarak yargılanmak üzere Amerika Birleşik Devletleri’ne getirilen Maduro’nun yaşadıkları bu geçiş sürecinin en önemli göstergelerinden bazıları olarak gözümüzün önünde duruyor. Tam olarak Türker Kılıç’ın hipotezinde olduğu gibi, erdem giysisi giydirilmiş bir iğrenç gerçeklik yalanını söyleme ihtiyacı dahi duymayan bir hegemon ile karşı karşıyayız.
Üzerine fazlasıyla tartışılabilecek, fikir yürütülebilecek bir konu olmasına rağmen okuyucuyu bir metinde tutmanın bu kadar zor olduğu bir dönemde örneklerimi kısa tutmaya gayret ediyorum. Az önce bahsettiğim üzerine tartışma ve/veya fikir yürütme çabasına birlikte girişmek isteyen herkesle bu meseleleri tartışmaya açığım. Fakat belirttiğim üzere okuyucuyu daha çok yormamak adına yazının bir sonraki bölümüne geçmem icap ediyor.
Kapitalizm Sonrası
Hakikati ve erdemi ardımızda bıraktığımız bu süreçte kendi zihnimde cevabını aradığım bir diğer konu hayatımızdan bu silsilenin devamı olarak çıkabilecek diğer şeylerin neler olabileceğiydi. Bu sorunun cevabını aradığım bir dönemde 21 Ocak 2026 günü Muhakeme’de yayımlanan, Halim Alperen Çıtak Hoca’nın Emperyalizm üzerine konuştuğu video imdadıma yetişti diyebilirim. İlgili videoda hoca bir devlet hakimiyetinin oluşum ve yok oluş sürecini anlattığı bölümde Alessandro Passerin d’Entréves’ye atıfla ortaya koyduğu “çıplak bir güç olarak ortaya çıkış > kurallı bir hale geliş >kanun üstü ilkelerin (erdemlerin) oluşması” formülünü önemsiyorum. Hegemonyaların geri çekilişleri de bu formülün tersine işlemesiyle yaşanıyor gibi görünüyor.
Bütün bunları bir araya getirdiğimde önce hakikatin, ardından erdemin geride bırakılmış olmasını kapitalizm ve Amerika Birleşik Devletleri hegemonyasının sonuna yaklaştığımıza dair ufak ipuçları olarak görüyorum ya da belki görmek istiyorum. Kafa karışıklığıma bir çözüm bulduk mu? Sanıyorum hayır, müsait bir vakitte Peter Frase’nin Kapitalizmden Sonra Hayat alt başlıklı Dört Gelecek isimli eseriyle devam edelim.
Sağlıcakla kalın, hürmetler.