Bu gönderiyi okumak için gereken tahmini süre 7 dakikadır.
Apartheid, 1948-1994 yılları arasında Güney Afrika’da kurumsallaşmış ırk ayrımı uygulayan rejimin adıdır. Apartheidrejimi, azınlık olan Beyazların çoğunluk olan Siyahlar üzerinde siyasal ve ekonomik egemenliklerinin tam tesisi ve sürdürülmesi için kurgulanmıştır. Her ırkın zorunlu olarak ayrı alanlarda yaşaması, yaşamın her anında yalnızca kendisine tahsis edilen yerlerde ve şartlar dâhilinde varlık gösterebilmesi ve esasen Siyahların yönetim erkinden tümüyle dışlanması gibi uygulamaların yasalaştırılmış bir düzen dâhilinde sistematik olarak benimsenmesi, bu rejimin ayırıcı özelliğini oluşturur.
Apartheid, iktidardaki Ulusal Parti’nin Güney Afrika’nın bir tek milletten müteşekkil olmadığı fakat dört ayrı etnik gruptan oluştuğu tezinden doğmuştur. Tek başına basit bir fikir sayılabilecek bu ifadenin siyasî tezahürleri, çok değil iki sene sonra farklı ırkların yalnızca kendilerine tayin edilen alanlarda yaşamalarını öngören ve ırklar arası cinsel ilişkileri suç hâline getiren yasalarda cisimleşmiştir. Herkesin ırkını gösteren kimlik kartları taşıması zorunlu hâle getirilmiş, ırkı kesinleştirilemeyenlerin ırklarının tespiti için resmî heyetler kurulmuştur. Irklar arası kurumsallaştırılmış ayrılık, yaşamın her sahasına öylesine nüfuz ettirilmiştir ki parklara yalnızca Beyazların oturabileceği banklar dahi yerleştirilmiştir.
Anlaşılacağı üzere Apartheid; siyasî aktörlerin körüklediği birlikte yaşayamazlık ve derin ayrışma algılarıyla tohumlanan, bu algıları pekiştirici seçici hukuk uygulamalarıyla boy veren bir sürecin meyvesidir. Rastgele haksızlıklar ve ırk ayrımına dayalı tutarsız muameleler, kolektif kimlikler esasında farklı toplumsal, siyasal ve ekonomik kuralları yasallaştıran kurumsal bir örgütlenmeye dönüştürülmüştür.
Türkiye’de de “iktidar” ve “muhalefet” aktörlerinin ortaklaşa çabalarıyla sorunlaştırdıkları hâlde “sorun”un ne olduğunu somut olarak izahtan âciz bulundukları “Kürt meselesi”nde bireyler adına değil, kolektif bir kimlik adına eşitlik talebinin dile getirilmesi, bana Apartheid’e giden yolu çağrıştırıyor. Eşitlik ilkesinin; kamu hizmetlerine erişme ve onlardan yararlanma ile hak ve ödevler gibi hukukî görünümlere sâhip bir kavram olmasına karşın bir “his” meselesine indirgenmesi de gerçeklikten kopuk olduğu ölçüde azınlığın çoğunluğa tahakkümünü meşrulaştırıcı bir işlev üstleniyor. Apartheid tehdidini abartılı bulanların dikkatini, yalnızca son 6-7 ayda yaşanan bazı olaylara çekmekte yarar var:
13 Mart 1999’da İstanbul Kadıköy’deki Mavi Çarşı’da 13 masum insanın molotoflarla yakılarak katledildiği saldırıda gözcülük yaptığı için müebbet hapse mahkum edilen ve 26 yıldır cezaevinde bulunan terörist Azime Işık hakkında, AİHM kararı sonucu yeniden yapılan yargılamayla 14 Mayıs 2025’te beraat kararı verildi. İlaveten devletin, 30.000 lira manevî tazminat ve 19.246 lira 90 kuruş tutarında harç ve vekâlet ücreti ödemesine hükmedildi. Terörist Azime Işık, 6 Aralık 2025’te bölücü terör örgütünün uzantısı DEM’in İstanbul Bakırköy’de düzenlediği “Uluslararası Barış ve Demokratik Toplum Konferansı”na konuşmacı olarak katıldı ve “Kürtlerin yüzde 90’ı hapiste.”, “Şu an 3 binin üzerinde PKK’li tutsak var” şeklinde açıklamalar yaptı.
25 Aralık 1991’de Bakırköy’deki ÇetinkayaMağazası’nda 8’i kadın 1’i çocuk 12 insanın molotoflarlayakılarak katledildiği saldırının faillerinden Çetin Arkaş, 33 yıl sonra 3 Temmuz 2025’te İnfaz Hakimliği’nce tahliye edildi. Terörist Çetin Arkaş, 1. İhanet Süreci’nde (2013-2015 yıllarında) İmralı’daki bebek katilinin yanına “sekreterya” olarak gönderilmişti. Terörist Çetin Arkaş, 16 Aralık 2025’te terör örgütünün siyasî uzantısı DEM’in Batman’da düzenlediği toplantıya konuşmacı olarak katıldı ve “Faşist, otoriter ve zalim bir cumhuriyetle entegre olamayacaklarını” söyledi. 28 Aralık 2025’te ise HDK Gençlik Meclisi isimli bir yapının sözde konferansında bir kahraman gibi karşılandı ve orada bulunan diğer örgüt sempatizanlarıyla boy boy resimleri paylaşıldı. 11 Ocak 2026’da da yine birkaç ay önce tahliye edilen bir başka PKK’lı terörist Veysi Aktaş ile bölücü terör örgütüne ait bir kanala çıkarak “Denklem kurmak isteyenler, Kürtleri ve Kürdistan gerçekliğini dikkate almak zorunda” dedi.
11 Mayıs 1994’te devletin egemenliği altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmaya çalışmak suçundan müebbet hapse mahkum edilen terörist Veysi Aktaş, 25 Temmuz 2025’te 32 yıl sonra tahliye edildi. Terörist VeysiAktaş, 2015’ten beri İmralı’daki bebek katili canibaşınınyanında kalıyordu. Terörist Aktaş, bölücü terör örgütünün uzantısı DEM’in İstanbul Bakırköy’de 6 Aralık 2025’te düzenlediği “Uluslararası Barış ve Demokratik Toplum Konferansı”nda İmralı’daki bebek katilinin mesajını okudu.
Güvenlik güçlerimizi şehit eden terörist Ecevit Özgül, 31 yıl cezaevinde kaldıktan sonra 24 Haziran 2025’te tahliye edildi. Tahliye sonrası köyünde, bölücü terör örgütüne ait Herne Peş (İleri) marşıyla karşılandı.
2015’te Diyarbakır’da bombalı tuzakla 3 polisi şehit eden ve 21 askeri yaralayan ve 2019’da yakalanarak 4 kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılan terörist Yakup Akkan’ın cezası Mayıs 2025’te Yargıtay’ca bozuldu.Son duruşmasında “Sayın Cumhurbaşkanı ve sayınBahçeli’nin başlattığı çözüm süreci, barış yolunda bir adımdı. Oluşan barış ikliminden memnunum” dedi. Henüz tahliye edilip edilmediği bilinmiyor.
Terör örgütü mensubu Ekrem Kar, 30 yıl sonra 7 Haziran 2025’te tahliye edildi. Bölücü örgütün meclisteki temsilcileri, tahliye anlarını sevinç sözcükleriyle sosyal medyadan paylaştı.
18 Haziran 2025’te bölücü örgütün temsilcilerinden Süryani asıllı George Aslan, genel kurulda yaptığı konuşmada Türk Devleti’ne “soykırımcı”, Talat Paşa’ya ise “katil” dedi. Ardından kürsüye çıkan İyi Parti’li Şenol Sunat’ın bu iftiraları lanetlediğini ifade etmesi üzerine CHP’nin Kürt asıllı Meclis Başkanvekili Tekin Bingöl tarafından konuşması kesildi ve“lanetleme” ifadesinin “çok ağır” olduğu bildirildi. Görevinin gerektirdiği asgarî tarafsızlığı dahi göstermeyi reddeden Bingöl’e karşı çıkan TBMM Kâtip Üyesi İyi Parti’li Yasin Öztürk’e AKP-CHP-DEM oylarıyla kınama cezası verildi.
7 Ekim 2025’te bölücü örgütün meclis ayağının grup başkanvekili Gülistan Koçyiğit, şehitlerimizi kasten “gencecik cesetler” dedi. Aynı toplantıda, daha evvel 5 yıl hapis yatmış, terör örgütü PKK’nın dağ kadrosundan bir terörist olan Yüksel Genç de konuşma yaptı. Terörist Yüksel Genç, 24 Eylül’de de 2. İhanet Süreci’nden sorumlu meclis komisyonuna katılarak“Kürtlerin olmazsa olmazı ana dilde eğitim” demişti.
11 Ekim 2025’te İmralı’daki bebek katilinin ulaklarından Pervin Buldan, “Öcalan’ın medyanın diline yönelik ciddi eleştirileri var. Bugün medya da AKP’nin elinde, yargı da AKP’nin elinde. Ancak hâlâ televizyonlarda bu sürece karşıt bir yerden hem sözünü hem dilini ciddi anlamda bir nefrete,bir öfkeye büründüren bazı kesimler var.” diyerek sansür çağrısı yaptı.
14 Ekim 2025’te İyi Parti’li Turhan Çömez’in meclis genel kurulunda İmralı’daki bebek katilini kasten söylediği “insanlarımızı katletmiş alçak terörist” sözlerine tahammül edemeyen bölücü örgütün siyasî ayağının Meclis Başkanvekili Pervin Buldan, hatibin sözünü keserek “Sizin bu sözlerinizireddediyorum.” dedi.
26 Kasım 2025’te TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu görüşmeleri esnasında bölücü örgütün Muş temsilcisi Sümeyye Boz, “üniformalı failler” dediği Türk Ordusu’na “tecavüzcülük” iftirasında bulundu.
15 Aralık 2025’te İyi Parti’li milletvekili Ömer Karakaş’ın “Bebek katili bir şerefsizden barış güvercini yaratmaya çalışıyorsunuz. İmralı’daki o bebek katili, teröristbaşı şerefsizdir. Hiç kimse Türkiye’nin merkezine o bebek katili şerefsizi koyamaz. Hiç kimse umut hakkından bahsedemez.” sözlerine, terör örgütünün temsilciliğini üstlenen partimsi yapının grup başkanvekili, “Misliyle iade ediyoruz.” şeklinde karşılık verdi.
8 Ocak 2026’da terör örgütünün meclisteki temsilcileri, Suriye Ordusu’nun terör örgütü PKK’nın Suriye uzantılarına yönelik Halep merkezli operasyonlarını protesto için genel kurulda Kürtçe dövizler açarak sıralara vurdu. Aynı gün Diyarbakır’da aynı gerekçeyle binlerce kişi polis koruması altında yürüyüş yaptı. Yürüyüş esnasında var olmayan bir devletin paçavrası dalgalandırıldı.
9 Ocak 2026’da Tunceli’de bölücü örgütün siyasî ayağı DBP ve DEM organizasyonuyla, PKK’nın telef olmuşelebaşılarından Sakine Cansız için “anma yürüyüşü” gerçekleştirildi. Yürüyüşe müdahale edilmedi.
14 Ocak 2026’da, 33 silahsız erin şehit edildiği saldırıyı düzenleyen terör örgütü elebaşısı Şemdin Sakık ya da kod adıyla Parmaksız Zeki’nin kardeşi DEM’li Sırrı Sakık, meclis kürsüsünden İyi Parti’lileri “Siz de başımızdan çekin gidin. Yoksa gereken her şeyi yaparız.” sözleriyle tehdit etti. Cevaben kürsüye çıkan İyi Parti’li milletvekili Şenol Sunat’ınDEM grubuna örgüt temsilcisi olduklarını hatırlatması üzerine örgüt temsilcilerinin Meclis Başkanvekili Pervin Buldan, hatibin sözünü keserek “Böyle hitap edersiniz mikrofonunuzu kapatırım.”, “Konuşma be!”, “Konuşmayın, haddinizi bilin! Hadi oradan!”, “Konuşmayın! Haddinizi bileceksiniz!”, “Sus! Susun!”, “Konuşma!”, “Yaparım! Daha fazlasını da yaparım! Konuşmayın!” diyerek yasama meclisinde azınlığın çoğunluğa tahakkümünün en bariz örneklerinden birini ortaya koymuş oldu.
Aynı gün, Kayseri’de 17 Aralık 2016’da eli kanlı terör örgütü tarafından gerçekleştirilen ve 14 askerimizin şehit edildiği bombalı saldırıda gazi olan F.Ç., saldırının gerçekleştiği durağa giderek intihar etti.
Tüm bunlar, artık Türkiye’de yaşananların seçici hukuk uygulamalarıyla ve siyasî sâiklerle yol verilen münferit hadiselerle sınırlı kalmadığını, etnitise temelli ayrımcılığın sistematik bir hâle gelmeye başladığını göstermeye fazlasıyla kâfi sanıyorum. PKK/KCK silahlı terör örgütü üyesi olmaksuçlamasıyla tutuklandığı hâlde “Kürt olduğum için buradayım” diyen Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer’in,diğer CHP’li belediye başkanlarının tutukluluğu sürdüğü hâlde tek başına salıverilmesi karşısında tam aksine Kürt olduğu için tahliye edildiğini söylemekte haklı değil miyiz? İstanbul Beyazıt’ta ya da Sultanahmet’te seyyar simitçilik ve kestanecilik yapmanın, Eminönü’nde balık ekmek satmanın bile etnisiteye bağlı olduğunu, turistik sahil beldelerinde aynı etnik mafyanın sayısız otel ve bar zincirlerine karşın bir Türk’ün Doğu’da bakkal bile açamayacağını hatırlatmaya gerek var mı?
Azınlığın çoğunluğa tahakkümü, mevcut mevzileri ile bundan sonra kazanacağı zaferleri, “iktidar” ve “muhalefet”in bu konudaki ittifakına borçludur. Oyu olmayan siyasî partilerin meclise sokulduğu, 1 milyonun üzerinde oy alanların temsil hakkından mahrum bulunduğu, milletvekillerinin transfer edildiği bir “demokrasi”de temsil görevinin ilgili aktörlerce hakkıyla yerine getirilemeyeceği en başından belli ise de –bir elin parmağından biraz fazlacası müstesna–topyekun siyaset kurumunun bu denli patolojik bir vakaya dönüşmesi hakikaten düşünülemezdi. Gerçi Türk emeklisi, İstanbul’un orta yerinde evinin kirasını ödeyemediği için başkasına ait hurda bir araca sığınarak karbonmonoksitzehirlenmesinden hayatını kaybeder ve başkentin göbeğinde, Ulus’taki pansiyonlarda ölmeyi beklerken meclis lokantasında 35 liraya karışık ızgara yiyen “vekiller”den “millet”in vekili olmaları nasıl beklenebilirdi? Mevcut denklemde, çoğunluk olan Türklere biçilen görev, Apartheid’e giden yolun finansmanıdır ve bu rejimin kurulması için gereken de artık fiilî durumun yasallaştırılmasıdır. Çoğunluğu oluşturan Türkler, bu da gerçekleştiğinde kendi ülkelerinin Zencileri olacaklardır.