“Seküler Milliyetçilik” Yahut “Çifte Fırınlanmış Sufle”

Bu gönderiyi okumak için gereken tahmini süre 7 dakikadır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu fikri-hissi[1] olan milliyetçilik, hiçbir zaman tek bir siyasî partinin veya sivil toplum kuruluşunun inhisarında bulunmadı. Türk milliyetçiliğinin Alparslan Türkeş liderliğinde gelişen “ülkücü” yorumu ise, 1960’ların sonundan 1990’ların başına kadar yekpâre kalmayı başardı. Ülkücü hareketten ilk fikrî-hissî kopuş, 1993’te gerçekleşti. Bugün Türk milliyetçiliğinin ülkücü yorumundan, artık iyiden iyiye görünür olan başka bir fikrî-hissî kopuş daha yaşanıyor. Ancak bunun, daha önce yaşanan fikrî-hissî kopuştan iki farkı var:

1) İlk kopuş, karizmatik bir figürün (Muhsin Yazıcıoğlu) etrafında, “anî” ve “örgütlü” olmuş, Büyük Birlik Partisi’ni ortaya çıkarmıştı. İkinci kopuş ise özellikle son on yıla yayılan bir “süreç içerisinde” ve “fertler düzeyinde” tahakkuk ediyor (yani buna “kopuşlar” da denebilir). Söz konusu süreç boyunca MHP’den doğan siyasî partiler (İYİ Parti ve Zafer Partisi), ikinci kopuşu yaşayan kesimlerle tam olarak örtüşmüyor (bu partiler, siyasî olarak MHP çatısından ayrılmakla birlikte, bir yandan fikrî-hissî olarak kendisini hâlâ ülkücü görenleri içeriyor; öte yandan ikinci kopuşu yaşayanların da tamamına hitap edemiyor).

2) İlk kopuş, İslâmî (ve yer yer İslâmcı) bir istikamette yaşanmıştı. Ülkücü söylemdeki İslâmî ögeler “yetersiz” görülüyordu. Hâlihazırda gerçekleşen ikinci kopuş ise, İslâmcılığa ve ülkücü diskurun İslâmcılık tarafından kullanılmaya müsait unsurlarına karşı “temkinli” ve “mesafeli” bir görünüm arz ediyor.

“Süreç içerisinde” ve “bireyler bazında” gerçekleşen ikinci kopuşu temsil iddiası taşıyan teşekküller, yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı. İki yıl önce kurulan Milliyetçi Kongre Derneği, böyle bir iddiaya sahip olmak bakımından dikkat çekiyor. Tüzüğüne göre “seküler milliyetçilik düşüncesine dayalı” olan derneğin faaliyetlerine, kurucu genel başkan Bahadırhan Dinçaslan’ın “Seküler Milliyetçilik” isimli iki ciltlik eserinde serdedilen görüşler yön veriyor.

Aksi yöndeki güçlü iddiasına rağmen, “seküler milliyetçilik” akımının “ikinci kopuşu” yaşayan fertleri tam olarak temsil edemediği ve mevcut hâliyle “iktidara yürüyecek” ölçüde kitleselleşemeyeceği kanaatindeyim. Zira “ikinci kopuşu” yaşamakla beraber, muhtelif sebeplerle kendisini “seküler milliyetçi” şeklinde nitelendirmekten imtina eden çok sayıda Türk milliyetçisi olduğunu biliyorum. Okumakta olduğunuz yazıyı da işte bu sebepleri derli toplu bir şekilde ifade etmek maksadıyla kaleme aldım.

Akımın “ismi” ile başlayalım.

Hayır hayır, “milliyetçilik zaten sekülerdir; o hâlde ilk kelimeye gerek yok” gibi bir sözde-eleştiri yapmayacağım. İskender Hoca böyle “nominal” bir tenkit getiriyor mesela: Ona göre “seküler milliyetçilik”, “ıslak yağmur” gibi bir ifade[2]. Ben ise şöyle diyorum: Milliyetçilik; “formu” itibarıyla seküler olmakla birlikte, “içeriği / özü” bakımından manevî (değer yüklü) ve yerli bir tutumdur. Milliyetçiliğin başına “seküler” ilave etmek, onu zamanla “özsüz” bırakır ve kurutur. İskender Hoca’nın yöntemini kullanarak şöyle bir teşbih yapayım: bana göre “seküler milliyetçilik”, “çifte fırınlanmış sufle” gibi bir ifade. “Islak yağmur” dediğinizde sadece fazladan bir kelime kullanmış olursunuz (yağmur, yağmur olmaklığından hiçbir şey yitirmez). Fakat sufleyi ikinci kez fırına attığınızda, onun içindeki güzelim akışkan çikolata kaskatı hale gelir (sufle, sufle olmaktan çıkar). İşin kötüsü, “kek” niyetine bile yenmez!

Şu form-içerik ayrımını biraz daha açayım.

Milliyetçilik, egemenliği hür ve eşit fertlerden oluşan “millet” adlı entiteye özgülemesi ve devleti / hukuku “milletin tecellileri” hâlinde kavraması itibarıyla son derece “modern” bir tutumdur. “Form” derken bunu kastediyorum. Milliyetçilikler, “formu” açısından birbirine benzer ve hepsi, bu formun gereği olarak asgarî bir sekülerlik düzeyine sahiptir. Millî devlette (ulus-devlet)[3] gelenekler veya dinler, hukukun “doğrudan” kaynağı değildir. Siyasî iktidarın yapılanması ve hukukî ilişkiler, hür ve eşit fertlerden oluşan milletin ortak iradesini temsil eden organlarca tanzim edilir. Söz konusu tanzim sürecinde milletin hiçbir ferdine, “Tanrı’nın iradesine” yahut “geleneğe” uygun olanı tespit etmek bakımından ontolojik veya epistemolojik bir üstünlük tanınmaz. Yani milletin iradesi bir kez hukukî metinler (Anayasa, kanun) şeklinde tecelli ettiğinde, bunların yürürlük kazanabilmesi için başka bir normlar dizgesine (örneğin Kilise’nin, bir grup ulemânın yahut bir tarikatın “din” tasavvuruna) uygun olup olmadığı ayrıca denetlenmez. İşte bu yönüyle Türk milliyetçiliği, diğer milliyetçiliklerden farksızdır.

Milliyetçilik, “formu” açısından ne kadar “seküler” ve dolayısıyla “rasyonel-evrensel” görünüyorsa, “içeriği” açısından aynı ölçüde “manevî (değer yüklü)” ve yerlidir. Dünyada birden fazla milletin ve bu milletlerce oluşturulmuş muhtelif devletlerin / hukuk düzenlerinin bulunması, işte bu “içerik özgünlüğü”nden ileri gelir (aksi takdirde yine hür ve eşit fertlerden oluşacak bir “dünya devleti”ne karşı olmanın hiçbir gerekçesi kalmaz). Kapitalizm ve Sanayi Devrimi, eski-geleneksel kömüniteleri çözerek, fertlerin “yapayalnız / çırılçıplak” kalması tehlikesini ortaya çıkardı. Milliyetçilik, tam da bu aşamada, bir yandan siyasî iktidarı / devleti / hukuku “meşrû” temellerde yeniden kurgulayabilme, öte yandan “üşüyen” fertlere mensup olacakları yeni ve sıcak bir “komünite” sunma ihtiyacını karşılamıştır. Ferdinand Tönnies’in terminolojisini ödünç alacak olursak milliyetçilik, “formu” bakımından bir gesellschaft, “içeriği” bakımından ise bir gemeinschaft kurmak gibi –ilk bakışta çelişkili görülebilecek- bir programa sahiptir. Ulaştığı birikim düzeyi ve “sıradan” insanlara duyduğu ihtiyacın azalması sebebiyle artık milliyetçiliğin “formu” ile de başı hoş olmayan kapitalizmin, bir zamanlar onun “formu” ile uyuşur görünürken, “içerikleri” ile hep ters düşmesi, bundan kaynaklanır.

Milliyetçilikleri birbirinden ayıran “manevî (değer yüklü)” ve yerli içerik, her milletin “biricik” serüveni / “özgül” hikâyesi bağlamında oluşur. Fransız milliyetçiliği ile Alman milliyetçiliği arasındaki farkları biraz incelemek, bu tespitimi doğrulamak için yeterli olacaktır. Türk milliyetçiliğinin kendine has içeriğine vâkıf olmak için ise; Türk Milleti’nin ortaya çıkış koşullarını, dünya siyasetinde tevarüs ettiği pozisyonu, kendisine biçtiği -ve başkalarınca kendisine biçilen- misyonu iyi anlamak gerekir.

Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı İmparatorluğu’nun millet-i hâkimesi (ortak / resmî iletişim dili Türkçe olan Müslüman tebaası) tarafından, “Batılı-emperyalist” güçlerle ve bu güçlerle ittifak kuran “isyancı tebaa” ile girilen kanlı mücadeleler neticesinde inşa edilmiştir. Devletin “kuruluş momenti” olan İstiklâl Harbi boyunca halk, “Müslümanların son bağımsız siyasî teşekkülünü koruma” duygusuyla motive edilmiş ve gerek savaş sonrası nüfus mübadelesinde gerekse “azınlıkların” belirlenmesinde “dinî aidiyet” esas alınmıştır. Bu yüzden Müslümanlık, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bugüne Türk Milleti’ni bir arada tutan sivil dinin (religion civile) başta gelen “içerik sağlayıcısı” olmuştur. Aynı sebeple söz konusu sivil din, “mazlumlara hâmîlik etme” güdüsünü de bünyesinde barındıran “anti-emperyalist” ve “âlicenap” bir karakter taşır. Dahası, “Türk Milleti”nin bu “ontolojik” pozisyonu, Batı’nın hâlâ canlı bir şekilde yaşattığı “Türk” imajı ile sürekli örtüşür – örtüştükçe pekişir. İlk gençliğinde “Nev-Yunânîlik” sevdasına kapılan Yahya Kemal’in Paris yıllarından sonra “özüne” dönmesinin ve “Şu kopan fırtına Türk ordusudur yâ Rabbi / Senin uğrunda ölen ordu budur yâ Rabbi / Tâ ki yükselsin ezanlarla müeyyed nâmın / Galib et, çünkü bu son ordusudur İslâm’ın” mısralarını yazmasının -hem de “Batılı” hayat tarzı değişmemişken- sebebi budur. Doğan Avcıoğlu’nun Fransa dönüşü “bizi hor gören bu p…lerin seviyesine nasıl geliriz ve Türkiye’yi nasıl değiştiririz” demesi yahut Hikmet Kıvıcımlı’nın genç misafirlerini “burası Müslüman evidir evlâdım, ayakkabınızı çıkarıp öyle girin” şeklinde uyarması, bahsettiğimiz “değer-yüklü konumlanma”nın örnekleri arasında sayılabilir.

Türkiye’de İslâm’ın -özellikle son çeyrek asırda- sürekli günlük politikanın hizmetine koşulmasının ve dinî açıdan “muteber” görülen hemen hemen bütün otoritelerin günlük politikaya “boyun eğmiş” (yahut onunla işbirliği yapmış) olmasının toplumda bir “din yorgunluğu”[4] yarattığı açık. Seküler milliyetçilik, -okuduğunuz satırların yazarını da saran- bu “yorgunluk” hâlinden istifade ederek, ilk akla gelen tedbiri, yani “milliyetçiliği metafizikten arındırmayı” öneriyor. Beşerî hayatın sorunlarını ele alırken; “olgular” alanından “normlar ve değerler” alanına anî ve felsefî açıdan hesabı verilmemiş sıçramalar yaparak, zaman zaman Celal Şengör’ü hatırlatan, doğalcılık safsatası (naturalistic fallacy) ile malûl bir akıl yürütme biçimine başvuruyor[5]. Ne var ki böyle yapmakla “bindiği dalı kestiğini” ve artık bütün cesâmetiyle ulus-devletin önünde beliren “tekno-feodalizm” dalgasını beslediğini -tam olarak- fark edemiyor.

Seküler milliyetçilik, birtakım “tadil” önerileriyle birlikte, liberal-kapitalizmi benimsediğini ilan ediyor ve söyleminde klâsik liberal / liberteryen argümanları sıklıkla kullanıyor. Gözden kaçırdığı ise şu: klâsik liberal / liberteryen düşünürlerin eşitliğe karşı özgürlüğü önceleyen iktisadî pozisyonlarını meşrulaştırdıkları “doğal” (aslında metafizik) çerçeve, bugün dağılmak üzere. Şöyle izah edeyim: klâsik bir liberal / liberteryen, toplum hayatında karşılaştığımız eşitsizlikleri (veya eşitsizlik doğuran politikaları), sosyal sözleşme öncesi “doğa durumu”nda (state of nature) bütün insanların “kabaca eşit” olmasına dayandırır. Söz konusu “kabaca” eşitlik, herkesin tıpa tıp aynı kabiliyetlerle donatılmış olmasını değil, herkesin eşit derecede savunmasız ve birbirine -öyle ya da böyle- muhtaç durumda bulunmasını ifade eder. İnsan doğasının radikal bir şekilde değişmesi ve “kabaca eşitlik” hâlinin bozulması ihtimalinde, klâsik liberal / liberteryen yaklaşım tutarlılığını yitirecek ve artık “açıkça” bir eşitsizlik kılıfına dönüşecektir. Böyle bir kılıfın ise hür ve eşit fertlerden oluşan “millet” tasarımıyla hiçbir şekilde bağdaşmayacağı, “hukuk devleti” idealiyle çelişeceği ve transhümanist motivasyonlarla gelişen tekno-feodalizme yarayacağı açıktır[6]. Evet, klâsik liberal-kapitalizmin -Wallerstein’ın deyimiyle- “merkez-ülke” milliyetçiliklerine “formel uyum” gösterdiği zamanlar yaşanmıştır. Fakat insan doğasını geri dönülmez bir şekilde değiştiren ve ulus-devletleri (dolayısıyla bizim gibi sıradan vatandaşları) “ayak bağı” olarak gören tekno-sermaye çağında liberal-kapitalist söylemin milliyetçiler açısından “işe yarar” sonuçlar üretmesi mümkün değildir.

Seküler milliyetçilik, Türk milliyetçiliğinin ülkücü yorumundan “köklü” ve “niteliksel” bir kopuş olduğu iddiasında. Hâlbuki “İslâm” konusu bir kenara bırakıldığında; gerek milliyetçi-toplumculuk yerine liberal-kapitalizme yönelmesi, gerekse Türkiye’nin dünya siyasetindeki konumu bakımından “hür dünyacı” bir perspektifi koruması bakımından seküler milliyetçi söylemin “Soğuk Savaş” konjonktüründe üretilmiş ülkücü paradigmaya “MHP’den daha sadık” olduğu dahi söylenebilir. Seküler milliyetçiliğin, “ikinci kopuşu” yaşayan fertleri tam olarak temsil edememesi, işte bu sadakatle de yakından ilişkili.

Türkiye’deki hâkim Türk milliyetçiliği yorumunun hangi istikamette karar kılacağını ben de en az okuyucularım kadar merak ediyorum. Ancak bu istikametin mevcut hâliyle “seküler milliyetçilik” ol(a)mayacağını söylemek güç değil.

Dinleme Önerisi:

http://youtube.com/watch?si=r5TsKC9Mlsd1DaSh&v=0NM5oa51yio&feature=youtu.be

*Görsel hakkında: “Fransız İhtilâli yıllarında benimsenen ‘Yüce Varlık’ dinini temsil eden bir resim. Üzerinde ‘Fransız halkı Yüce Varlık’ı ve ruhun ölümsüzlüğünü kabul eder’ yazmaktadır.

[1] Milliyetçilik, nazarımda dört başı mamur bir “ideoloji” olmayıp hem fikrî hem de hissî unsurlar içeren bir tavır yahut tutumdur. Bu yüzden “fikir” ve “his” kelimelerini birlikte kullanıyorum.

[2] İskender Öksüz, “Türkçülük, Laiklik, Sekülerlik”, Karar Gazetesi, 08.07.2022.

[3] Benim nazarımda “millet” ve “ulus” terimlerinin eş anlamlı olduğunu belirtmem gerekir.

[4] Necdet Subaşı, “Din Yorgunluğu ya da Gündelik Popüler Kültürün Tükettiği ‘İslâmî’ Yorumlar”, Gelenek ve Modernite Arasında İslam Yorumları, 2017, s. 223-229.

[5] Doğa kavramı ve doğalcılık safsatası hakkında görüşlerim için şu yazıma bakabilirsiniz: “Hangi Doğa”, Muhakeme, https://www.mhkm.com.tr/yazilar/hangi-doga/.

[6] Detaylı açıklama için şu makaleme bakabilirsiniz: “Transhümanizm Karşısında Hukuk Devleti İdeali”, İnsan Hakları Yıllığı, 2020, Cilt: 38, s. 1-40 (https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/1921088).

Paylaş

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir