Bu gönderiyi okumak için gereken tahmini süre 5 dakikadır.
Sekülarizm kavramının Türk Milleti’nin “din” anlayışıyla bağlantısına ve bu minvalde Türk milliyetçiliğinin takınması gereken tutuma ilişkin birkaç hafta önce yeni bir yazıya başlamıştım. Yazı henüz tamamlanmadan, Türkiye Genel Sosyal Saha Araştırması (TGSS) kapsamında İSAR yayınlarından çıkan “Verilerle Türkiye’de İnanç ve Dindarlık” başlıklı raporu[1] okudum. Rapor, benim daha önce kaleme aldığım ve az sonra okuyacağınız tespitler dikkate alınmadığı takdirde “çelişkili” görünen son derece ilginç bulgular ortaya koyuyor.
Rapora göre kahir ekseriyeti itikat sahibi olan ve ibadetlerini yerine getirmeye çalışan, yarısından biraz fazlası ise İslâm’ı hâlâ “hukuk ve meşruiyet kaynağı” olarak gören Türk toplumu, “dinî” kurumlara ve komünitelere neredeyse hiç güvenmiyor. Dahası, ezici çoğunluğu lâiklikle barışık ve dinin siyasetten ayrı tutulması gerektiğini düşünüyor. Ayrıca “dinî” liderlerin oy kullanma davranışını etkilemesine kesinlikle karşı çıkıyor. Uzun zamandır üzerinde kafa yorduğum ve söz konusu rapordan önce kâğıda döktüğüm aşağıdaki tespitler, raporun daha sağlıklı değerlendirilmesine ve “ilk bakışta” yaşanan çelişki zannının giderilmesine yardımcı olabilir. Tespitlerin sonunda, Türk milliyetçiliğine ilişkin bazı öneriler de yer alıyor:
Kelimelerin anlamı, onların üretildiği bağlamla yakın ilişki içerisindedir. Batılı religion derken kafasında ontolojik ve epistemolojik üstünlük iddiasına sahip, idarî ve malî açıdan otonom bir müesseseyi (Kilise’yi ve ruhban sınıfını) canlandırır. Sekülarizmi “bir ülkenin günlük sosyal ve siyasî işleyişine religion’un müdahil olmaması gerektiğine dair anlayış”[2] şeklinde tanımlarken aklında; Tanrı/İsa’nın doğrudan halefi/uzantısı sıfatıyla hareket eden (vahiy alan) bir kurumun, toplum ve devlet hayatını tanzim etmesine izin verilmemesi ve bu işin ruhban olmayanlara (laïque) yahut Kilise hiyerarşisine tabi olmayanlara (secular) bırakılması vardır. Yani mesele, bizzat Tanrı tarafından idare edilen bir cemaatin (Kilise), çözülerek fertlere dönüşmesidir. Bu yüzden “Tanrı adına” siyasî iktidarla rekabet eden “paralel” bir örgütlenmenin mevcut bulunmadığı Osmanlı klâsik düzenini, rahatlıkla “siyasî sekülarizmin öncülü” olarak görebilir[3]. Ve yine bu yüzden Almanya’da “Hıristiyan Demokrat” adında bir partinin var olmasını yahut Amerika Birleşik Devletleri’nde Başkanın Kitab-ı Mukaddes’e el basarak yemin etmesini “garip” karşılamaz (zira bu örneklerde maksat hâsıl olmuş ve kurum / sınıf anlamında religion devreden çıkmıştır).
Türklerin zihninde “din” kelimesi bir “kuruma / sınıfa” değil; “sözler, ilkeler, değerler ve normlar bütününe” karşılık gelir (kimse Din İşleri Yüksek Kurulu’nu Conclave gibi görmez örneğin). Çünkü Türklerin irtibat kurduğu İslâm geleneğinde tanrısal (divine) kabul edilen peygamberler değil; onlara dikte edilen sözlerdir (vahiyler)[4]. Dinin mukaddes ve sabit çekirdeğini teşkil eden bu sözlere, onlardan muhtelif akıl yürütme metotlarıyla yahut sübjektif-bireysel tecrübelerle çıkarılan ilkeler, normlar ve değerler eklenir. Herkes bu ilkelerin, normların ve değerlerin, en nihayetinde beşerî bir “yorum / içtihat / deneyim” olduğunu ve dinin “kutsal-olmayan” kısmında yer aldığını -içten içe- bilir. Toplum ve devlet hayatının yaptırımlı tanziminde ise söz konusu ilkelerin, normların veya değerlerin yalnızca akıl yürütme metotlarıyla üretilmiş (istidlalî) kısmına itibar edilir. Ahmed Cevdet Paşa’nın Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye’de veciz bir formüle kavuşturduğu “ictihâd ile ictihâd nakzolunmaz” kaidesi, işte bu bilincin ürünüdür. Elbette İslâm geleneği içinde de muhtelif grupların (meselâ Batınîlerin ve bazı Sufîlerin), akıl yürütme-dışı yollarla (mistik tecrübe, keşif, ilham vb.) ulaştıkları bilgiler toplum hayatını etkilemiştir. Ancak bu etki, siyaset / hukuk alanına girdiği anda “dünyevî” iktidarlar tarafından şiddetle bastırılmıştır. Başka bir deyişle İslâm geleneğinde “hakikat” ve “tarikat” bireysel (ve denetim altında olmak kaydıyla toplumsal) alana hasredilmiş; toplum ve devlet hayatının çerçevesi özel hukuk (droit civil) açısından fıkıh, kamu hukuku (droit politique) açısından ise doğal hukuk ilkeleri (şeriat) ve örf (güç ilişkileri, gelenekler, hükümdarların koyduğu kurallar) vasıtasıyla belirlenmiştir.
Yahudilik ve İslâm ile mukayeseli düşünüldüğünde, Hıristiyanlığı (özellikle Katolikliği) “din” yerine “mistik bir cemaat” yahut “tarikat” olarak düşünmek daha isabetlidir (nitekim Hıristiyanlık, Yahudilik içinde mesiyanik-tasavvufî bir akım olarak tarih sahnesine çıkmıştır). Öyleyse sekülarizm, çoğunluğu Müslüman olan (yahut çoğunluğu Müslüman olmasa bile zihninde “din” kelimesini bu geleneğe göre anlamlandırmış) bir cemiyette ancak şu iddiaya karşılık gelebilir: Tanrısal (divine) olanla irtibat kurduğunu ve bu sebeple epistemolojik-ontolojik üstünlük kazandığını iddia eden hiçbir tarikatın yahut cemaatin toplum ve devlet hayatını (siyaseti ve hukuku) belirlemesine izin verilmemelidir. Modernite öncesi dönemde Selçuklular ve Osmanlılar, “dünyevî” otoriteler olarak, bu iddianın gereklerini büyük ölçüde yerine getirmişlerdir (muhtemelen bu devirlerde hukuka ve siyasete başkaldırdığı için “etkisiz hâle getirilen” şeyhlerin, Batınî / mistik hareketlerin ve tarikatların sayısı Cumhuriyet döneminden kat kat fazladır). Tabloya yüzeysel bakıldığında özel hukuk (droit civil) alanının “dine” bırakılması, bir “sapma” gibi görünebilir. Ancak detaylı yasama faaliyeti bakımından pre-modern devletin kapasitesinin sınırlı olması[5], fıkıh normlarının rasyonel / istidlâlî yöntemlerle türetilmesi, bu kuralların “dünyevî” otoriteye sıkı sıkıya bağlı (ondan maaş ve emir alan) görevliler (ulemâ / kadılar) tarafından uygulanması ve bu alanda gayrimüslimlere otonomi tanınması gibi olgular dikkate alındığında, bu durumun -dönemi için- gerçek bir eksiklik teşkil etmediği anlaşılır.
Osmanlı-Türk modernleşmesi boyunca yaşanan “asıl” şeyin sekülerleşme olduğu zannedilir. Hâlbuki yaşanan asıl şey; devlet kapasitesinin artırılması, kompartımanlar hâlindeki tebaanın eşit yurttaşlardan oluşan bir ulusa / millete dönüştürülmesi ve siyasî iktidarın teşekkülüne / işleyişine ilişkin kuralların değiştirilmesi çabasıdır. Bu süreçte dinin pozisyonu açısından yaşanan, aslında eski (pre-modern) bir sekülarizm biçiminden yeni (modern) bir sekülarizm biçimine geçilmesinden ibarettir. Mustafa Kemal Paşa’yı Mustafa Reşid Paşa’dan veya Mithat Paşa’dan ayıran “asıl” şey ise sekülarizmi benimsemiş olması değil, önderlik ettiği istiklâl mücadelesi sayesinde gayrimüslimlerin durumunu netleştirmesi ve inşa edilecek ulusun / milletin adını (Türk) doğru koymuş olmasıdır.
Bütün bu açıklamalardan sonra milliyetçilik-sekülarizm ilişkisi hakkında neler söylenebilir? Bir milliyetçi, mensubu olduğu milletin bütün fertlerini eşit görür. Egemenliğin / siyasî iktidarın millete ait olması gerektiğini savunur ve hukukun (toplumu ve devleti tanzim edecek kuralların) millet tarafından konulmasını ister. Yabancı güç odaklarının (başka devletlerin, sermaye sahiplerinin yahut Roma’daki bir piskoposun) milletin kaderine müdahale etmesini kesin olarak reddeder. Tanrı adına konuşan gruplara / kurumlara ayrıcalık tanınmasına ve bunların “millete ait” olan devletle rekabete girmesine tahammülü yoktur. Aynı zamanda milletini diğer milletlerden ayıran, yani “o millet” / “the millet” yapan anlam-değer dünyasını (inançları, mitleri, efsaneleri, kültürel özellikleri ve ahlakî normları) “kendisi inanmasa” bile bilir, sever, sahiplenir ve ona derin bir saygı duyar. Söz konusu “sevme”, “sahiplenme” ve “saygı duyma” bakımından milliyetçinin tek sınırı, milletin bağımsızlığına halel gelmesi ve milletin fertleri arasındaki “eşitlik” hâlinin bozulmasıdır. Bir Batılının religion ile hem “usulden” hem de “esastan” çatışmaksızın bu hasletleri elde etmesi mümkün değildir. Türk’ün milliyetçi olması için ise “din” ile karşı karşıya gelmesine lüzum yoktur. Onun milliyetçi sayılabilmesi için tarikat ve cemaatlerin “paralel” devlet olmasına ve “millet” gerçeğini inkâr eden aşırı din yorumlarına muhalefet etmesi yeterlidir. Türk milliyetçilerinin çatışması gereken olgular başkadır: onun emperyalizme, siyasî iktidarın kişiselleşmesine / keyfîleşmesine ve komprador burjuvaziye karşı durması gerekir.
[1] Zübeyir Nişancı / Hüseyin Sağlam, Verilerle Türkiye’de İnanç ve Dindarlık, İSAR Yayınları, 2026, (Erişim: https://www.tgss.org.tr/uploads/Inanc_ve_Dindarlik_Yayin.pdf).
[2] The belief that religion should not be involved with the ordinary social and political activities of a country. “Secularism”, Cambridge Dictionary, (https://dictionary.cambridge.org/dictionary/english/secularism).
[3] “Secularism”, Britannica, (https://www.britannica.com/topic/secularism).
[4] Hatta Mutezile, bir adım ileri giderek, bu sözleri dahi “yaratılmış / mahlûk” olarak görür.
[5] Osmanlı’da devlet kapasitesini artırmaya yönelik hamleler (modernleşme) başlar başlamaz özel hukukun da doğrudan “dünyevî iktidar” tarafından düzenlenmeye başlaması (1850 tarihli Ticaret Kanunu) bu bakımdan dikkat çekicidir.